• 5 Kasım 2026, Perşembe

SİZ KARUN'U ÖLDÜ MÜ SANIYORSUNUZ... (1)

Geçmişte yaşanmış ya da insanlara ders, öğüt ve mesaj vermek üzere kurgulanmış özlü hikayelere "kıssa" denir. Bütün kıssalar ibret almak içindir...

 

Ne yazık ki bizler tarihi kapanmış bir defter, geçmişe dair kıssaları da yaşanıp bitmiş ve bugünle pek ilgisi kalmamış hadiseler zannediyoruz. Bu nedenle de Firavun’u Nil kıyılarında, Nemrut’u Babil saraylarında, Karun’u da hazinelerinin başında arıyoruz. Oysa ki zaman değişse de fıtrat ve hasletler pek değişmiyor. Kibir, ihtiras, servet tutkusu, makam, güç ve iktidar arzusu her çağda kendisine yeni bir kılık buluyor. Bu bağlamda düşünüldüğünde, tarih yalnızca olup bitenlerin hikayesi değil, biraz da insanın değişmeyen taraflarının farklı zamanlarda yeniden karşımıza çıkmasıdır...

 

İbret nazarıyla okuyup anlaşılsın diye mukaddes kitabımızda pek çok kıssa yer almakta ve bana göre Karunun hikayesi bunlar içerisinde en ön sıralarda gelmekte...

 

Sevgili Okurlarım,

 

Bu ve gelecek haftaki yazılarımda Karun'un hikayesini günümüz gerçekleri ile karşılaştırarak analiz etmeye çalışacağım. Bunu yaparken, çok sevdiğim bir dostumun gönderdiği bir belgeden sık sık istifade edeceğimi de bilmenizi isterim...

 

Bizler Karun'un hikayesini ne yazık ki en özet haliyle "Çok zengin bir adamdı, servetiyle övündü, kibirlendi ve sonunda bütün hazineleriyle birlikte yerin dibine geçirildi" şeklinde biliriz. Oysa ki Karun'un hikayesi öylesine sıradan bir hikaye olmayıp, üzerinde uzun uzun düşünülüp ibret alınması gereken muazzam bir insanlık dersidir. Bunun için de Kasas Süresinin 76-83 ayetlerini ibret nazarıyla okumak, anlamak ve yaşamak gerekir. O zaman anlayacağız ki Karunlar ölmedi, kılık kıyafet değiştirerek ve farklı isimlerle hala yaşıyorlar...

 

Kur’an Karun kıssasına çok dikkat çekici bir ifadeyle başlar:

 

“Şüphesiz Karun, Musa’nın kavmindendi (cemaatindendi)” (Kasas/76)

 

Yani Karun, Firavun’un kavminden değil, Hz. Musa’nın kavmindendi ve hatta Onun amcaoğluydu. Bir başka deyişle, Peygamberin davetini tanımış, Allah’ın emir ve yasaklarından haberdar olmuş, helali ve haramı bilen biriydi. Dolayısıyla onun hikâyesi, hakikati tanıyan fakat zamanla istikametini kaybeden bir insanın hikâyesidir; tıpkı dindar bir ailede Müslümanca büyüyüp, ayetleri, hadisleri, dinî kavramları gayet iyi bilen, lafa geldi mi takvadan, kanaatten, zühdden ve ahlaktan uzun uzun söz eden, maşallahı inşallahı dilinden düşürmeyen, gel gör ki zaman içinde şartlar değişip mal mülk ve makam sahibi olduğunda, etrafında şakşakçılar arttığında, sermaye ve makam sahipleriyle ilişkileri geliştiğinde önce sözleri, sonra davranışları en sonunda da düşünceleri değişip eski halinden eser kalmayan günümüzdeki zavallıların hikayeleri gibi...

 

Sevgili Dostlar,

 

Kur’ân-ı Kerim Karun’un servetinden söz ederken kaç sarayı ve ne kadar altını vardı, kaç kişi onun için çalışıyordu gibi ayrıntılara girmeyip sadece şöyle der:

 

“Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını taşımak bile güçlü bir topluluğa ağır geliyordu” (Kasas/76)

 

Ayette geçen anahtar ifadesi elbetteki Karun’un hazinelerinin anahtarıdır. Fakat günümüzde Karun’un anahtarlarını yalnızca eski zamanların altın sandıklarında aramak yerine, pek çok insanın elinde bulunan ve başkalarının hayatını etkileyebilecek anahtarlarda (veya imkanlarda) aramak gerekir ki asıl mesele bu anahtarların nasıl kullanıldığıdır…

 

Karun zenginleşip varlıklı hale geldiğinde, kavminden bazı kimseler Onun davranışlarındaki değişimi fark ederek kendisini uyarırlar:

 

“Şımarma! Çünkü Allah şımaranları sevmez.” (Kasas/76)

 

Dikkat edilirse bu ayette Karun'un kazanması, zenginleşmesi ve sevinmesi yasaklanmıyor, sadece sevincinde ölçülü olması hususunda uyarılıyor. Zira insan kendisine verilen nimetleri kendi üstünlüğünün delili saymaya başladığında, şükür yerini kibre bırakmaya başlar. Önce servetiyle, makamıyla, çevresiyle, kendisine gösterilen ilgi ve alakayla övünmeye, bir süre sonra da başkalarını küçümsemeye başlar. Kendisini eleştirenlerden uzaklaşır, yalnızca kendisini öven insanlarla birlikte olmak ister. Onun gözünde insanlar artık haklı veya haksız olduklarına göre değil, kendisine yakınlıklarına göre değer kazanırlar. Oysa insanın sahip olduğu hiçbir nimet, kendisini başkalarından üstün görmesinin gerekçesi olamaz...

 

Kur’ân hemen ardından dünya ile ahiret arasındaki dengeyi hatırlatır:

 

“Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas/77)

 

Kur’ân-ı Kerim burada Karun'un dünyadan nasibini unutmamasını öğütlerken, sahip olduğu nimetlerin kendisini ahiretten uzaklaştırmamasını da öğütlüyor.

 

Önemli olan, insanın kazandıklarının esiri haline gelmemesidir. Servet insanın elinde bulunmalı, kalbini bütünüyle işgal etmemeli; makam başkalarına hizmet vesilesi olmalı, başkalarının üzerinde tahakküm kurma aracı olmamalıdır. Kısacası, insan dünyaya sahip olmaya çalışırken dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermemelidir...

 

Ayetin devamında, “Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de ihsan et. Yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez” denilerek sahip olduğumuz imkânları adaletle kullanmamız, güçlü olduğumuzda zayıfları ezmememiz, makam sahibi olduğumuzda insanların hakkını korumamız, servetimiz arttığında başkalarının rızkına göz dikmememiz telkin edilmektedir. Bir insanın önünü kesmek, hakkını gasp etmek, iftirayla itibarını zedelemek, sana boyun eğmediği için onu cezalandırmaya çalışmak açıkça bu ayete muhalif hareket etmektir. Hele bir de bütün bunlar dini kavramların arkasına saklanılarak yapılıyorsa vebali daha da ağır olur. Bilinmelidir ki dini kavramları bilmekle dinin ahlakını yaşamak aynı şeyler değildir…

 

Karun kendisine yapılan bütün bu uyarılara tek bir cümleyle cevap verir:

 

“Bu servet bana ancak bendeki bilgi sayesinde verildi” (Kasas/78)

 

Bu ayet Karun’un nasıl bir ruh hâline sürüklendiğini açıkça göstermektedir. Tıpkı Karun gibi, sahip olduğu serveti, gücü ve makamı yalnızca kendi bilgi ve kabiliyetine bağlayıp "Ben kazandım, ben başardım, ben hak ettim, benim zekam, benim bilgim, benim gayretim vs" diyenler ne yazık ki bugün de varlar. İşte böyleleri, sahip olduğu aklın, sağlığın, fırsatların ve imkânların da birer nimet olduğunu unutan ahmakların ta kendileridir...

 

Bilinmelidir ki Karun'u felakete sürükleyen şey servetinin büyüklüğünden çok, serveti karşısında geliştirdiği bu kibirli anlayış olmuştur...

 

İnsanın kendi kendisini putlaştırması bazen hiç fark edilmeden gerçekleşir. İnsan kendi zekasına, başarısına, servetine ve makamına öylesine güvenir ki bir süre sonra başkalarının düşüncelerini önemsememeye başlar, nasihat dinlemek istemez, eleştiriyi düşmanlık, itirazı ihanet olarak görür. Gücü arttıkça haklı olduğuna daha fazla inanır, hatta bir noktadan sonra kendisini hukukla, ahlakla ve dinî sorumluluklarla bağlı görmemeye başlayabilir. Çevresindeki insanları küçümser ve onlardan mutlak sadakat bekler. Artık onun için başarıyı belirleyen yegane ölçü servet, makam ve güçtür...

 

Esen Kalın...

 

(Devam edecek)

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.