Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş'taki okullarda meydana gelen ve 11 kişinin ölümüyle sonuçlanan katliamlar yüzünden milletçe kahrolduk...
Şimdiye kadar böylesi pek çok hadiseye şahit olmamıza rağmen yaşanılan son hadiseler oldukça trajik ve düşündürücü idi. Buna sebep ise olayların birer eğitim yuvası olan okullarda gerçekleşmesi, fail, maktül ve yaralıların da bu eğitim kurumlarındaki öğretmen, öğrenci ve çalışanlardan oluşmasıydı.
Öncelikle belirtmem gerekir ki yaşanan hadiseleri 'münferit' diyerek geçiştirmek gerçekten safdillik olur. Elbette ki her öğrenci eline silah alıp okul basmıyor; fakat 14 yaşındaki bir çocuğu katil yapabilecek şart ve sebepler ne yazık ki münferit olmayıp herkes için geçerli. Bu da özellikle okul çağındaki çocuk ve gençlerimizin pek çoğunun suç işleme potansiyeline sahip olduğu anlamına gelmektedir. Yapılacak en doğru iş, her zaman olduğu gibi 'ah vah' edip palyatif çözümler üretmek değil, yaşanan hadiselerin kökenine inip kalıcı çözümler aramaktır...
Konu ile ilgili olarak en başta sorulması gereken soru şudur;
Elleri kalem ve kitap tutması gereken ve henüz çocuk sayılabilecek yaştaki öğrencileri silahlarla buluşturan şart ve sebepler nelerdir?
Öncelikle belirtmem gereken husus, insan denilen canlının ruh ve bedenden mürekkep sosyal bir varlık olduğudur.
Muhakkak ki eğitim ailede başlar. Hiçbir anne-baba çocuklarının kötü bireyler olmasını istemez, ellerinden geldiği kadar da onların ihtiyaçlarını karşılamaya gayret eder. Buna rağmen çocuk yetiştirmede unutulan ya da ihmal edilen çok önemli bir husus var ki o da çocukların sadece maddi ihtiyaçlarını gidermenin yeterli olmayacağı, ruhlarının da doyurulması gerektiğidir. Ruh denilen manevi yön, marka kıyafetler, lüks restoranlar ve para-pulla değil, sevgi, şefkat, merhamet, adalet, ahlak ve iman gibi soyut fakat oldukça faydalı gıdalarla doyar...
Ne yazık ki modern aile yapısında ebeveynler çalışma hayatına hapsolurlarken, çocuklar başıboş büyümekte ya da sosyal medyanın dijital bataklığında boğulmaktalar. Güvende olsunlar diye evden dışarı salmadığımız çocuklar, şiddetin, öfkenin, ahlaksızlığın kol gezdiği dizi ve oyun sitelerinde saatlerce kontrolsüzce dolaşıyorlar. Ne yazık ki ebeveynler olarak bizler, üzülmesinler diye çocuklarımızın her istediklerini yapıp duygusal dayanıklıklarını, yorulmasınlar diyerek de fiziksel kondisyonlarını zayıflattık. Sonuç mu, kıyamayıp el bebek gül bebek büyüttüğümüz çocuklar ellerine silah alıp öğretmenlerini, arkadaşlarını ve nihayet bize kıydılar...
Akla gelen diğer bir soru ise, "Yaşanan olaylarda ve geldiğimiz noktada öğretmenlerin ve eğitim sisteminin hiç mi suçu yok" sorusudur.
Hayat hiçbir boşluğu kabul etmez. Eğer bir ülkede televizyon, internet, sosyal medya, sokaklar ve diğer mecralar çocukların dikkat ve ilgisini okuldan ve öğretmenden daha fazla çekmeye başlamışsa, çocuklar okuldan ziyade onların öğrencileri haline gelmişler demektir. Bu nedenle, ailenin okulun ve eğitim sisteminin boş bıraktığı veya ihmal ettiği her alanın mutlaka birileri tarafından doldurulacağının çok iyi bilinmesi gerekir. Kısacası, eğer sokağın ve internetin öğretmenleri okuldaki öğretmenlerden daha bilgili, güçlü ve akıllı hale gelmişlerse, artık kontrol ne ebeveynlerdedir ne de öğretmenlerde...
Öte yandan veliler çocuklarına karşı öğretmenlerin en küçük hatasını ya da tavrını Cimer'e veya başka mercilere şikayet ediyorlar, Bakanlık ya da diğer merciler de araştırıp soruşturmadan her şikayeti ciddiye alıyor ve öğretmeni cezalandırma yoluna gidiyorsa durum oldukça vahim demektir. Böylesine tehdit ve baskı altındaki eğitim neferlerinden görevlerini sağlıklı yapmalarını beklemek cahillikten başka birşey değildir. Cezalandırılma ve itibarını kaybetme korkusu yaşayan hangi öğretmenden tam anlamıyla verim almak mümkün olabilirki...
Peki mevcut eğitim sistemi ile söz konusu hadiselerin önüne geçmek mümkün müdür?
Ne yazık ki eğitim yönetiminin siyasallaştığı günümüzde, mevcut eğitim istemi ile sorunların üstesinden gelmek asla mümkün değildir. Milli eğitimin siyasal ve toplumsal bir uzlaşma ile oluşturulacak üst perdeden bir kurul eliyle idare edilmesi elzemdir. Ders müfredatları güncel, pratik ve toplumun ihtiyaçlarına göre uyarlanmalı, sınav sistemi baştan sona gözden geçirilip yenilenmelidir. Öğretmenin ve okulun saygınlığı ve itibarı için çaba sarfedilmeli, Aliya İzzetbegoviç'in "Yeryüzünün öğretmeni olmak için, gökyüzünün öğrencisi olmak lazım" sözü bütün öğretmenlerin kafasına bir mıh gibi çakılmalıdır...
Bu hafta son sözü Aziz Nesin söylesin:
Çocuklarınıza güzel bir gelecek yerine, geleceğe güzel çocuklar bırakın...
Esen Kalın...



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.