Tıpkı insanlar gibi toplumların da gelişimi ve çöküşü tedrici olarak gerçekleşir...
Nasıl ki insan fiziksel, kişisel ve düşünsel olarak bir anda gelişip değişmiyorsa, toplumların olumlu ya da olumsuz değişimleri de zamanla gerçekleşir. Bir başka deyişle, değişime sebep olan ekonomik, kültürel, siyasal ve ahlaki faktörler zaman içinde olgunlaşarak ilerleme ya da gerilemeye yol açar...
Tarihten örnek vermek gerekirse, Osmanlı İmparatorluğu bir anda imparatorluk haline gelmediği gibi, çöküşü de bir gecede gerçekleşmedi. Onu imparatorluğa götüren faktörler uzun yıllar ve nesiller boyunca olgunlaşarak gelişmeyi ve büyümeyi sağladı. Gene aynı şekilde, yüzyıllar boyunca biriken ekonomik sorunlar, siyasi istikrarsızlıklar, askeri zayıflama ve toplumsal bozulma gibi etkenler sonucunda da koskoca imparatorluk tarih sayfasından silinip gitti...
Zannım odur ki o dönemlerde yaşayan pek çok insan ne gelişimin ne de çöküşün farkındaydı. Zira yavaş yavaş gerçekleşen değişimleri fark etmek istisnalar haricinde neredeyse imkansız gibidir...
İnsanlar büyük ve ani değişimlere karşı hızla tepki gösterirlerken, çoğu zaman küçük değişimleri fark etmezler ve zamanla kanıksayıp alışırlar. Bu saatten sonra geri dönülmez bir yola girilmiş demektir ki değişimin olumlu ya da olumsuz sonuları kaçınılmaz olur. Örneğin, yaşadıkları toplumda özgürlüklerin kısıtlanmakta olduğunu farkedemeyen, bunu önemsemeyen ve dolayısıyla tepki göstermeyen bireyler, zaman içerisinde kronik bir tutsaklığın madurları haline gelirler...
Toplum mühendisleri bir toplumu dizayn etmek istediklerinde, değişim hareketini bir anda değil yavaş yavaş ve alıştıra alıştıra gerçekleştirirler ki değişime karşı tepki doğmasın ve akamete uğramasın. Bu hususu en güzel açıklayan örneklerden biri olan "Haşlanmış Kurbağa Sendromu"na ilişkin deney aynen şöyledir:
Bir kurbağayı kaynamakta olan sıcak suyun
içine atınca ani bir refleksle sıçrayıp haşlanmaktan kurtulur. Ancak kurbağayı soğuk su dolu bir tencereye koyup suyu da alttan yavaş yavaş ısıttığımızda kurbağa sudaki ısı değişimini farkedemez ve kaynayan suda haşlanarak ölür...
İnsanların da yavaş yavaş gerçekleşen değişikliklere tepkisiz kalma eğiliminde olduğunu göstermesi açısından bahsi geçen deney son derece önemli olup, sanki doğrudan bizleri anlatmaktadır.
Evet, bütün bir ülke ve hatta insanlık olarak ne yazık ki uzun yıllardır "Kaynayan Kurbağa Sendromunu" yaşıyoruz. Değişiyoruz, dönüşüyoruz ve hatta bozuluyoruz da farkına bile varmıyoruz. Gördüklerimiz, duyduklarımız, yaptıklarımız ve maruz kaldıklarımız bir müddet sonra sıradanlaşıp rutinimiz haline geliyor, ama bizler bu değişimin ne farkına varıyoruz ne de tepki gösteriyoruz...
“Tehlike yavaş gelirse insanlar ona kolaylıkla alışabilir” fikrini anlatmak için kullanılan "Kaynayan kurbağa sendromu"nu daha iyi kavrayabilmek için işte sizlere birkaç örnek:
Bir çalışan işe ilk başladığında çalışma şartları gayet normal iken zamanla küçük değişiklikler olmaya başlar; mesela mesai saatleri biraz uzar, hafta sonu çalışmaları başlar, iş yükü artar ama maaş aynı kalır. Bu değişiklikler yavaş yavaş olduğu için çalışan buna alışır ve gün gelip çok ağır şartlarda çalıştığını fark ettiğinde ise artık iş işten çoktan geçmiştir...
İkinci örneği farklı cinsten iki kişinin yaşadığı ilişkiden vermek istiyorum. Bu ilişkide başlangıçta her şey iyi iken zaman içinde çiftlerden biri diğerini küçük küçük kontrol etmeye başlar, kıskançlık artar, saygısız davranışlar ortaya çıkar. Bu olanlar yavaş yavaş geliştiği için kişi durumu normalleştirir ve sonunda sağlıksız bir ilişkinin tarafı haline gelir...
Kaynayan kurbağa sendromuna yakalanmamıza en büyük sebeplerden biri sahip olduğumuz imkan ve nimetlerdir. Zenginlik, makam ve şöhret gibi imkanlar farkında olmadan insanın değişip dönüşmesine sebep olabilir. Bu türden nimetlere sahip olup karakter zaafiyeti gösteren insanların durumu tıpkı sıcak bir havada açıkta bırakılan bal tabağına konan arı ve sinekler gibidir. Bal tabağının kenarına konan bu zavallı hayvanlar küçücük hortumlarıyla baldan yemeğe başladıklarında kendilerini kaybederler, zamanla ayak ve kanatlarının bala gömüldüğünü bile farketmezler. Bunu farkettiklerinde ise iş işten çoktan geçmiş ve artık uçamaz hale gelmişlerdir. Sonuç, nimet içinde helak olmaktan başka birşey değildir...
Şurası unutulmamalıdır ki bizi dönüştüren şeyler sadece maddi nimetler değildir; değişen ve dönüşen algımız, idrakimiz, inancımız ve ideolojik kabullerimiz de aynı etkiyi yapabilir...
Hiç şüphesiz ki kaynayan kurbağa sendromunun en çok görüldüğü alanlardan biri de inanç ve din alanıdır.
İnsanlar başlangıçta ibadetleri biraz ertelemeye başlarlar, sonrasında ara ara bazı ibadetleri terkederler, en sonunda da ibadet hayatın merkezinde olmaktan çıkar...
Bid'atların dine yerleşmesi de aynı şekilde olur. Başta bir gelenek olarak yapılmaya başlanan bir uygulama zamanla “din böyle emrediyor” şeklinde algılanarak dinin asli bir unsuru gibi görülmeye başlanır...
Günahlar hususunda ise ilk başlarda küçük bir günah normalleştirilir, sonra o günahtan biraz daha büyüğü işlenir, en sonunda da günahlar sorun olarak görülmemeye başlar...
Bu hafta son sözü büyük şair Necip Fazıl Kısakürek söylesin:
Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden,
Din de gitti, dünya da gitti elimizden...
Esen Kalın...



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.