İnsan dünyaya bir kere gelir, bir ömür yaşar ve bir kere ölür, ikinci bir şansı yoktur. Gayesiz gelmediğimiz bu dünyada aldığımız her nefesten, işlediğimiz ve işlemediğimiz bütün amellerden hesap vereceğiz. Bu değişmez nizam Kuran'la sabit olup, Kıyamet süresinin 36'ncı ayetinde "İnsan, başıboş bırakılacağını ve yaptıklarından hesaba çekilmeyeceğini mi sanıyor?" denilmektedir...
Dünyaya imtihan için gelmiş insanın en ulvi davası ise i'la-yı Kelimetullah'tır. Bu terkip, Allah'ın adını, birliğini ve dinini yüceltip tüm dünyaya yaymak anlamına gelir...
Bizler bu bilinç ve idrak ile yetiştirilmiş ve eğitilmiş bireylerdik. Sonra bir an geldi, bize bir haller oldu. İşte o an makam, para ve şöhret sahibi olduğumuz andı...
Hani bir şirinde Arif Nihat Asya’nın dediği gibi:
Bize bir nazar oldu,
Cumamız Pazar oldu,
Ne olduysa hep bize,
Azar azar oldu...
Ne yazık ki hepimiz manevi metamorfoza uğradık. Mücahit olarak yola çıkanlar önce müteahhit, ardından da müsait oldular; hem de istisnasız herşeye müsait...
Hani "Kedi yavrusunu yiyeceği zaman fareye benzetirmiş" ya, bizim eski mücahitler de yedikleri her halta bir kılıf bulmakta çok mahir çıktılar. "Başkalarına kalsa daha neler yaparlardı, onlar yiyeceğine bizim çocuklar yesin, zaman değişti, kim olsa aynısını yapardı gibi sözlerle kendilerine bir sürü gerekçe oluşturdular; günahları kanıksadılar, harama alıştılar, yanlışı normalleştirdiler. Haşa neredeyse Allah'ı ve hesap gününü unuttular...
Bir zamanlar gayelerinin 'davayı zirvelere çıkarmak' olduğunu söyleyenlerin asıl amaçlarının kendilerini zirveye çıkarmak olduğu ortaya çıktı. Hemen hemen hepsi de yağlı bir köşe kaptı; kimisi bakan oldu kimisi başkan, kimisi de genel müdür. Kismisi ise 'beni maaş kesmez' deyip ya müteahhitlerle işbirliği yaptı ya da kamudan ayrılıp gerçekten müteahhit oldu. Sonra da helal haram demeden paralarına para katma yarışına girdiler. Onların bu halleri bana Rahmetli Galip Erdem'in meşhur Ağrı Dağı teşbihini anımsattı. Ne demişti Galip Erdem:
Bizler davayı Ağrı Dağı'nın zirvesine çıkaracaktık, bin zahmet ve acılar çekerek tırmandık. Zirvede sevincimiz sonsuzdu, ama bir noksanımız olduğunu fark ettik; davayı dağın eteklerinde unutmuştuk. Meğer biz davayı değil kendimizi dağın zirvesine çıkartmıştık...
Unutma!
Sen aslını, davanı ve geldiğin yeri unutursan sendenmiş gibi görünen birileri gelir ve senin davanı kullanarak yuvana çöreklenir; tıpkı guguk kuşlarının başka kuşlara ait yuvaları ele geçirdikleri gibi...
Etrafımızda o kadar çok guguk kuşu var ki, biz onları bizden birileri, samimi Müslümanlar, haram yemez insanlar, güce ve makama tapmayanlar vs zannediyorduk ki yanılmışız...
Kimler mi bunlar:
Kibirlerinden dübürlerini görmeyenler, hırsları yüzünden azgınlaşanlar, kendilerine emanet edilen koltukları pisletenler, bırakınız kendi süfliliklerini dünyevi menfaatler uğruna başkalarının süfliliklerine destek olanlar, hırsızlara yardım ve yataklık yapanlar, çalmanın sadece maddi şeyleri çalmak olduğunu zannedip en yakın dostlarının ve idareleri altındakilerin umutlarını ve hayallerini çalanlar, bizzat kendileri boğazlarına kadar pislik içine batmış oldukları halde masum kişileri suçlayıp iftira atanlar, tıpkı Siyonistler ve FETÖ' cüler gibi "hedefe giden yolda her şey mübahtır" deyip helalden uzaklaşanlar ve akla hayale gelmeyecek daha pek çok şeytanlığı yapanlar...
Böyleleri için, İskenderpaşa Cemaati lideri Muharrem Nureddin Coşan'ın tabiriyle "Maneviyat bahçemize dadanmış domuz sürüleri, sırtlanlar ve hain köpekler “den başka ne denilebilir ki...
Peki, bizde hiç mi kabahat yok?
Elbette ki var...
Bizler ne yazık ki bu insanları yıllarca tanıyamamışız; kim bilir belki de bu zavallıların makam, para ve şöhret denilen mihenk taşlarına vurulmadıklarındandır...
Bu durum bana eskinin hızlı ülkücüsü Rahmetli Nihat Genç'in 80 darbesi sonrasında ülkücülükten vazgeçişini anlatırken kullandığı şu anekdotu hatırlattı:
Fransız genelevinde 20 yıldır çalışan bir kadın odasında intihar eder ve elindeki notta şu can alıcı cümle yazmaktadır:
"Ben diğer fahişelerin bu işi para karşılığında yaptığını yeni öğrendim"...
Evet, ne yazık ki bizler suret-i haktan görünenlerin yıllarca dava için mücadele ettiklerini zannetmişiz, davayı zirveye çıkaracaklarını söyleyenlerin asıl dertlerinin kendilerini zirveye çıkarmak olduğunu anlayamamışız. Ne yazık ki böyleleriyle yük taşınamayacağını ve zamanla bunların yükün bizzat kendisi olacaklarını çok geç anladık...
Allah bizi affetsin...
Son söz Ziya Paşa'dan gelsin:
Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık…
Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık.
Esen Kalın...
(Bâzîçe: Oyun)


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.