Her gün telefonlarımızı açıyoruz.
Bir trafik tartışması...
Bir komşu kavgası...
Bir sokak ortasında işlenen cinayet...
Bir kadının yaşamdan koparılışı...
Bir gencin anlamsız bir öfkenin kurbanı oluşu...
Ve biz bunları artık neredeyse sıradan haberler gibi izliyoruz.
Asıl korkutucu olan da bu.
Şiddetin hayatımızın doğal bir parçası haline gelmeye başlaması.
Geçtiğimiz yıllarda insanlar fikirleri için tartışırdı. Bugün ise en küçük anlaşmazlıkların bile ölümle sonuçlanabildiği bir dönemde yaşıyoruz. Trafikte korna çalındı diye kavga çıkıyor. Park yeri yüzünden insanlar birbirine saldırıyor. Bir bakış, bir söz, hatta bazen bir kapı gıcırtısı bile öfkenin bahanesi olabiliyor.
Peki gerçekten bu kadar öfkeli miyiz?
Yoksa öfkemizi kontrol etmeyi mi unuttuk?
Ekonomik sıkıntılar, gelecek kaygısı, sosyal baskılar ve yalnızlaşan hayatlar elbette insanları yoruyor. Ancak hiçbir zorluk, bir başka insanın yaşam hakkını elinden almanın gerekçesi olamaz.
Özellikle kadınlara yönelik şiddet haberleri vicdanlarımızı her gün biraz daha yaralıyor. Bir kadın, en güvenli olması gereken yerde, evinde öldürülüyor. Bir kadın, sokak ortasında yaşam mücadelesi veriyor. Bir kadın, sadece kendi hayatı hakkında karar vermek istediği için cezalandırılıyor.
Ve biz her seferinde aynı soruyu soruyoruz:
“Daha kaç kadın?”
Oysa asıl sormamız gereken soru başka:
“Neyi yanlış yapıyoruz?”
Çocuklarımıza başarıyı öğretiyoruz ama saygıyı ne kadar öğretiyoruz?
Haklarını anlatıyoruz ama sorumluluklarını ne kadar anlatıyoruz?
Güçlü olmayı öğütlüyoruz ama öfkeyle baş etmeyi öğretiyor muyuz?
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Şiddet; görmezden gelinen küçük öfkelerin, normalleştirilen kaba davranışların, cezasız kalan kötülüklerin ve sessiz kalınan yanlışların büyümesiyle ortaya çıkar.
Bu yüzden mücadele sadece mahkeme salonlarında başlamıyor.
Evlerde başlıyor.
Okullarda başlıyor.
Sokakta başlıyor.
Kullandığımız dilde başlıyor.
Bugün toplum olarak en çok ihtiyacımız olan şey daha fazla güç değil, daha fazla vicdan.
Daha fazla bağıran insan değil, daha fazla dinleyen insan.
Daha fazla öfke değil, daha fazla empati.
Çünkü bir toplumun gerçek gücü, en zayıfını ne kadar koruyabildiğiyle ölçülür.
Ama bugün kendimize başka bir soru sormanın zamanı geldi.
Şiddeti uygulayanları konuşuyoruz.
Kurbanları konuşuyoruz.
Mahkemeleri, cezaları, haberleri konuşuyoruz.
Peki ya sessiz kalanları?
Bir kadının çığlığını duyup başını çevirenleri...
Sokakta yaşanan bir haksızlığı görüp yürüyüp gidenleri...
Sosyal medyada şiddeti alkışlayanları, normalleştirenleri, eğlenceye dönüştürenleri...
Çünkü kötülük sadece onu yapanlarla büyümez.
Ona alışanlarla da büyür.
Belki de bu ülkenin bugün en büyük sorunu öfke değildir.
Vicdan yorgunluğudur.
Ve bu yazıyı bitirirken sizi bir haber başlığını değil, kendi vicdanınızı okumaya davet ediyorum.
Çünkü yarın karşımıza çıkacak o mağdur kadın, o genç, o çocuk ya da o insan...
Tanımadığımız biri olmayabilir.
Ama daha da önemlisi şu:
Bir gün aynaya baktığınızda, gördüğünüz kişi siz olmaya devam edecek mi?
İşte bunun cevabı; bugün gördüğünüz bir haksızlık karşısında ne yaptığınızda saklı.
Sessiz kaldığımız her kötülük, bir sonraki kötülüğün cesareti olur.
Ve bazen bir toplum, işlenen suçlar yüzünden değil; o suçlar karşısında sessiz kalan iyi insanlar yüzünden kaybetmeye başlar.
Sahi... Biz ne zaman bu kadar alıştık?


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.