Ben ilk defa gördüm. Civarda oturanların her hafta uğradığı, İzmir’de sıradan bir semt pazarından aldığım karpuzu kestiğimde ufak çaplı bir şok yaşadım. Karpuzun içi kıpkırmızı değil, sapsarıydı. Tadı da böyle daha yoğun ve tatlıydı, sanki ballı gibi.
Söylediğim herkesin bir fikri vardı tabii: “Bu İran karpuzu.” Yok efendim “Bunun kesin genetiğiyle oynanmıştır.” ki ben bu kategorideydim. Sonra komşunun “Olur mu canım, babaannem zamanında da vardı.” demesi.
En son gittim mahalledeki manava sordum. O da çokça gülerek “kışlık karpuz” o dedi ve dayanıklı olduğunu, eskiden hamileler için sakladıklarını söyledi.
Bu ilk görüşlerin ardından günümüz alışkanlığıyla internetten de arattım tabi. Meğer sarı karpuz ne yeniymiş ne de laboratuvar ürünü. Trakya’dan Manisa’ya kadar bazı bölgelerde hala yetiştirilen, atalık çeşitlerden biriymiş. Rengini de kırmızı karpuzdaki likopen yerine farklı karotenoid pigmentlerden alıyormuş.
Anlayacağınız, araştırınca öğrendim ki sarı karpuz, sonradan ortaya çıkmamış ve karpuzun en eski doğal çeşitlerinden biriymiş.
Beynim bu bilgiyi kabul etmekte halen zorlansa da ben, bu basit olaydan bile dersimi çıkardım. Demek ki insan, alıştığı şeyi “doğru”, farklı olanı ise “yanlış” sanmaya meyilli. Oysa çoğunluktan farklı olmak, yanlış olmak demek değil ki.
Aslında ben, benim yaşadığım bu ve benzer durumlarla, herkesin ve bilhassa çocukların daha sık karşılaşmasını isterim. Çünkü bir dilim sarı karpuz bile önyargısız olmayı uzun uzun anlatılan derslerden daha iyi öğretebiliyor baksanıza.
Acaba etrafımızda daha neler var da biz sadece alışık olmadığımız için fark etmiyoruz?
Ya da yalnızca bize benzemediği için acımasızca eleştirme hakkını kendimizde buluyoruz?
Teşekkürler sarı karpuz.



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.