AyFm 100.5
  • 31 Ocak 2026, Cumartesi

Distopya ve Distopik Kurgular

Geçen yazımda bu köşede ütopyadan bahsetmiştim. Daha adil, daha eşit, daha “iyi” bir dünyanın mümkün olup olmadığı üzerine düşünmüştük. Bu yazıda ise aynı soruyu tersinden soracağız: Ya işler hiç de umduğumuz gibi gitmezse?

Distopya tam da bu tersinden bakışın adı. Yunancada pek çok tıbbi terimde kullanılan “dis” eki; kötü, bozuk ya da aksak anlamına gelir. Yer anlamındaki “topos” ile birleştiğinde ise distopya, “kötü bir yer” tasvirinin adını alır. Yani distopya; ütopyanın vaat ettiği ideal düzenin bozulmuş, kararmış, hatta kimi zaman kabusa dönüşmüş hâlini anlatır.

İnsanlık tarihine baktığımızda, her dönemin kendine özgü korkularının, kaygılarının olduğunu ve bunlardan beslenen distopik kurgulardan oluşan hikayelerin yaratıldığını görürüz. Örneğin salgınlar, savaşlar, makineleşme, otoriter rejimler ve nükleer tehditler bu distopik kurguların başlıcalarıdır.

Edebiyatta distopya denince akla gelen en popüler örneklerden biri George Orwell’in “1984” adlı romanıdır. Romanda, toplum sürekli gözetim altında tutulur; baskı, sansür ve propaganda gündelik hayatın parçası hâline gelir. İnsanlar, neyi kaybettiklerini fark edemeden, iktidarın çizdiği dar gerçekliğe alışmaya başlar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında yükselen totaliter(baskıcı) rejimler, bu kurgunun yalnızca hayal ürünü olmadığını insanlığa acı biçimde göstermiştir. Neticede 1984, yalnızca belirli bir dönemi değil, mutlak iktidarın her çağda taşıdığı potansiyel tehdidi bizlere hatırlatan ve çağını aşan öngörüleriyle bugünü önceden görmüş, kült bir eserdir.

Günümüzün endişeleri ise artık çok daha katmanlı ve iç içe geçmiş durumda. İnsanlık teknolojik olarak geliştikçe hem üretme hem de yıkma kapasitesi inanılmaz boyutlara ulaştı. Milyonların kaderi en güçlü silaha sahip birkaç ülkenin elinde, bir virüs tüm dünyayı durdurabiliyor, iklim krizi yüzünden doğal kaynaklar hızla tükeniyor. Üstüne üstlük yapay zeka ve algıritnalar da hayatımıza her geçen gün daha fazla yön verir hale geldi. Eskiden distopya kurgularında ne varsa sanki günümüzün gerçekliğine sızmış gibi. Eskiden izlerken “yok artık daha neler” diyeceğimiz hikayeler şimdilerde bize çok da uzak gelmemeye başladı.

Bu yüzden distopyayı okurken ya da üzerine düşünürken, kendimizi bambaşka bir gezegende hissetmeyiz. Tam tersine, “bu bana tanıdık geliyor” duygusu eşlik eder. Distopyanın tedirgin edici yanı; geleceği anlatıyormuş gibi yaparken aslında yönünü kaybetmiş bir bugünü işaret etmesidir. Ütopya umudu diri tutarken, distopyada akıllara şu soru gelir: Yanlış bir yola çoktan girilmiş olabilir mi?

Bu yüzden distopyalar, yaşadığımız sistemde neleri normalleştirdiğimizi, hangi değerleri yitirmeye başladığımızı ve bunun sonucunda bizi bekleyen olası tehlikeleri görmemiz için aslında birer yüzleşme çağrısıdır. Bu yüzleşmenin distopya içindeki en riskli boyutu ise, insanın anlık hazlar uğruna sanattan, sosyal bağlardan, hissetmekten, hata yapmaktan ve en önemlisi kendi iradesiyle özgürce seçim yapmaktan vazgeçtiği; böylece acıyla yüzleşip gelişme ihtimalini de yitirdiği bir dünyadır. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde, geleceği kaybetmek hiç de uzak değildir. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.