AyFm 100.5
  • 14 Ocak 2026, Çarşamba

Siyasetin Psikolojisi

Siyasette halen yaygın olan bir varsayım var: Seçmenin her zaman ve her koşulda rasyonel davranacağına dair inanç. Hal böyleyken siyaset de psikolojik faktörler yeterince hesaba katılmadan yürütülüyor. Seçmen, sanki kendisine doğru bilgi verildiğinde otomatik olarak doğru kararı verecek tam rasyonel bir hesap makinesi gibi algılanıyor. Oysa insan davranışı böyle işlemiyor. İnsanlar her durumda rasyonel olabilseydi, psikoloji bilimine de ihtiyaç olmazdı.

 

Bu rasyonel olmayan irrasyonel yön, çoğu zaman insanları muhafazakârlığa doğru çekme eğilimi göstermektedir. Bu da şaşırtıcı değildir; çünkü evrimsel olarak tanıdık olana tutunmak, kendi grubunu korumak ve yabancıya mesafe koymak güven hissi yaratmaktadır. Üstelik bu durum kişisel özelliklerle sınırlı değildir; koşullara göre de değişir. Savaşlar, terör saldırıları ve tehdit algısının yükseldiği dönemlerde toplumların daha milliyetçi, daha içe kapanık refleksler göstermesi sıkça gözlemlenmektedir.

 

Siyaset psikolojisine göre muhafazakâr yönelim; düzen, güvenlik ve istikrar ihtiyacının güçlü olduğu; belirsizliğe ve hızlı toplumsal değişime karşı daha temkinli bir tutumla tanımlanır. Otorite ve gelenek psikolojik güven sağlarken; değişim, büyük oranda risk olarak algılanır. Sol/ilerici yönelim ise eşitlik, empati ve değişime açıklık üzerinden şekillenir. Belirsizlik daha kolay tolere edilirken otorite ve mevcut güç ilişkileri sorgulanır; toplumsal çeşitlilik ve sosyal adalet temel değerler olarak öne çıkar. Araştırmalar, rasyonelliğin insanları görece daha ilerici ve özgürlükçü sol tutumlara yaklaştırabildiğini gösteriyor; ancak bu hiçbir zaman mutlak ve kesin bir ilişki değildir. İnsan davranışında sezgiler, duygular ve içgüdüler her zaman devrededir. Kısacası siyaset, yalnızca akla değil; aynı zamanda duyguya, korkuya ve aidiyet ihtiyacına da hitap eden bir alandır.

 

Gerçekte siyasi tercihlerimiz büyük ölçüde erken yaşlarda içinde sosyalleştiğimiz çevre tarafından şekillenmektedir. Ailemiz, yakın çevremiz ve arkadaş gruplarımız kime oy veriyorsa, bizler de oraya yakın durmaya yatkın oluruz. Doğuştan gelen yapısal özellikler ise siyasal yönelimi açıklamada kültür kadar güçlü olmasa da sınırlı bir paya sahiptir. Psikolojide hiçbir olgu yüzde yüz açıklanamaz; siyasal tercihler de buna dahildir. Kişilik özellikleri bu çerçevede yalnızca küçük oranlarda etkili olur. Araştırmalar, yeniliklere açıklığı yüksek bireylerin daha çok sol/ilerici yönelimlere yatkın olduğunu ortaya koyarken; özdisiplin ve düzen ihtiyacı güçlü olanların ise muhafazakârlığa biraz daha yakın durabildiğini göstermektedir. Bu, bir kaçınılmaz sonuç değildir; yalnızca eğilimi zayıf da olsa etkileyen bir unsurdur.

 

Siyaset psikolojisi denildiğinde genellikle kitleler akla gelmektedir; oysa güç ve liderlik pozisyonları, belirli psikolojik özellikler ile daha sık örtüşür. Narsistik ya da manipülatif eğilimler, gündelik ilişkilerde olumsuz gibi görülse bile, hiyerarşide yükselmeyi kolaylaştırabilir. Ancak güç, belli kişileri yalnızca yukarı taşımakla kalmayıp zamanla onları değiştirebilir. Denetimin zayıfladığı, hukuk ve kuralların işlevini yitirdiği ortamlarda yozlaşma hız kazanır, sorun ise bireyden çok sistemde başlar. İngiliz tarihçi Lord Acton’ın  1887 yılında, “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır” sözü, siyasi iktidarın denetlenmediği durumlarda ahlaki çöküşe yol açtığını vurgulamak için kullanmıştır ki; günümüz dünyasında ne kadar da isabetli bir öngörü olduğunu anlayabiliyoruz.

 

Konuya iklim krizine bakış açıları üzerinden baktığımızda; dünyada sağ, otoriter ve popülist liderlerin iklim değişikliğine mesafeli durmasına en somut örneklerden biri, Arjantin Devlet Başkanı’nın seçim kampanyasında kullandığı dil olmuştur. İklim krizini “solcuların uydurması” olarak nitelemesi, kendi siyasal duruşuyla uyumlu bir bakı açısnı yansıtmaktadır. Çünkü iklim değişikliği, ulusal sınırları aşan ve ülkeler üstü işbirliği gerektiren bir sorundur.

 

Benzer bir yaklaşımı Donald Trump’ta da görmek mümkündür. Trump, iklim değişikliğini ciddiye almadığını defalarca dile getirirken, söylemlerinde “önce Amerika” vurgusunu hep öne çıkarmıştır. Küresel sorumluluklardan çok ulusal çıkarları merkeze alan bu tutum, daha içe kapanık bir dünya algısına dayanmaktadır ki bu da sağ siyasetle büyük ölçüde örtüşmektedir.

 

Son yıllarda sıkça duyulan “toplum mühendisliği” ifadesi, sıfırdan bir toplum yaratmaktan ziyade, mevcut potansiyeli doğru yönde harekete geçirme çabasını anlatmaktadır. Buradaki asıl mesele, doğru damarı yakalayabilmek; yani psikoloji ile iletişimi birlikte düşünebilmektir. Zaten siyaset psikolojisinin önemi de tam bu noktada ortaya çıkmaktadır. Verilen mesajın, söylenmek istendiği gibi algılanıp algılanmadığını öngörebilmek, insanların sizi nasıl gördüğünü ve sözlerinizi nasıl anlamlandırdığını hesaba katmak gerekiyor. Bu da sezgiyle değil, yıllar içinde yapılmış psikoloji ve iletişim çalışmalarının sunduğu birikimle mümkün olabilir. Türkiye’de bu yaklaşım yeterince benimsenmediği için, çoğu zaman olumlu mesajlar taşıyan siyasi figürler bile seçmen nezdinde karşılık bulamıyor.

 

Bu yüzden siyaset, yalnızca iyi niyetli söylemler üretme işi değil; toplumsal algıyı okuyabilme ve onunla temas kurabilme becerisidir. Bu temas kurulamadığında, en doğru sözler bile siyasetin gürültüsü içinde kaybolup gitmeye mahkumdur.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.