Anlatma Zorunluluğu

“İnsanların birilerine kanıtlama ihtiyacı hissettikleri şeyler gerçekten kanıt isteyecek kadar şüpheye sahiptirler.”

Bir akşam, kalabalığın içinde konuşurken fark etti; söylediklerinin çoğu, anlatmak için değil, kabul görmek içindi. Cümlelerini güçlendirmeye çalışıyor, örnekler ekliyor, karşı tarafın onayını arıyordu. O an durdu. İçinden geçen düşünce açık ve rahatsız ediciydi: Eğer bu kadar ispat etmek zorundaysa, içinde hâlâ çözülmemiş bir tereddüt var.

Ertesi gün aynı durum başka bir yerde karşısına çıktı. Birine yaptığı işi anlatırken, anlatımın kendisi yetmedi. Değerini göstermek için daha fazla konuştu, daha fazla detay verdi. Konuşma uzadıkça içerik değil, ihtiyaç görünür hale geldi. Çünkü gerçekten yerleşmiş olan şey kendini savunma ihtiyacı duymaz. Sessiz kalabilir. Bekleyebilir. Zorlanmaz.

Bu fark ediş kolay gelmedi. Çünkü insan, kendini anlatmayı doğal bir ihtiyaç sanır. Oysa çoğu anlatım, karşı tarafı ikna etmeye değil, içteki şüpheyi bastırmaya yöneliktir. Dışarıya yönelen çaba, içerideki boşluğu kapatmaz. Sadece bir süreliğine görünmez kılar.

Bir süre sonra konuşmalarını azalttı. Her şeyi açıklama zorunluluğunu bıraktı. Anlaşılmak için çabalamadı. İlk başta eksiklik gibi göründü. Sonra yerini bir açıklığa bıraktı. Çünkü insan, kendinden emin olduğu bir şeyi sürekli ortaya koyma ihtiyacı duymaz. Onu taşıması yeterlidir.

Bu durum başkalarının tepkilerini de değiştirdi. Daha az konuştuğunda, daha az savunduğunda, daha az ispatladığında… bazıları uzaklaştı, bazıları anlamadı. Fakat kalan ilişkilerde gereksiz açıklamalar ortadan kalktı. Yerini daha sade bir iletişim aldı.

Sonunda şunu fark etti: İnsan, içinden emin olduğu şeyi anlatmak zorunda kalmaz. Onu yaşar. Onu taşır. Onu büyütür. İspat çabası azaldıkça, içteki tereddüt de görünür hale gelir. Ve asıl yüzleşme orada başlar. Çünkü mesele başkalarını ikna etmek değil, kendi içindeki şüpheyi susturabilmektir.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.