İnsanların dili yargı üretmeye yatkın. Bunun nedeni zekâ eksikliği değil; konfor arayışı. Yargı bir sonuca varır ve orada durur. Soru ise kapı açar. Kapı açmak, içeri girme sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Birine “yanlış yapıyorsun” demek kolaydır. “Neden böyle yapıyorsun?” demek zahmetlidir. Çünkü ikinci cümle cevap talep eder. Cevap, bilgi gerektirir. Bilgi, araştırma gerektirir. Araştırma ise zaman ve sabır ister. İnsanların çoğu fikir sahibi olmak istiyor; emek vermek değil.
Yargı cümlesi kesinlik taşır. Kesinlik güç hissi verir. Soru cümlesi belirsizlik içerir. Belirsizlik zayıflık gibi algılanır. Oysa gerçek, çoğu zaman belirsizliğin içindedir. Sorgulayan kişi “emin değilim” demeyi göze alır. Yargılayan kişi emin görünmeyi tercih eder.
Toplumda hız arttıkça düşünme azalıyor. Hızlı karar veren kişi pratik kabul ediliyor. Oysa hızlı yargı çoğu zaman eksik veriye dayanır. Eksik veriyle verilen karar da gerçeğe değil, tahmine yaslanır. Tahminler tekrarlandıkça kanaate dönüşür. Kanaatler çoğaldıkça sorgulama gereksiz görülür.
Yargılamak, insanı zihinsel olarak rahatlatır. Çünkü belirsizliği kapatır. Soru ise açık bırakır. Açık uç, rahatsızlık üretir. İnsanlar rahatsızlığı değil netliği seçer. Netlik doğru olmasa bile huzur verir.
Gerçeklere ulaşamamak bilgi eksikliğinden değil; soru eksikliğinden kaynaklanır. Bir toplum ne kadar az soru sorarsa, o kadar çok hüküm üretir. Hüküm çoğaldıkça düşünce azalır. Düşünce azaldıkça ortak akıl zayıflar.
Benim kanaatim şu: Yargı bir refleks, sorgulama bir disiplindir. Refleks doğuştandır; disiplin inşa edilir. İnşa etmek emek ister. Bu yüzden yargı cümleleri artıyor, soru cümleleri azalıyor.
Gerçeğe ulaşmak isteyen, önce hükmünü askıya almayı öğrenmek zorundadır. Aksi halde herkes konuşur; ama kimse gerçekten düşünmez.



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.