“Ben savaşta bulundum. Bu, savaşa gitmeyenlerle aramda bir uçurum açtı. Onlar beni nasıl anlayabilir?”
— Captain Corelli's Mandolin
Bu cümleyi yalnızca ülkelerarası bir savaşın içinden söylenmiş kabul etmek, metni daraltır. Oysa burada kastedilen savaş, hayatın içindeki çatışma hâlidir. İnsanın kendisiyle, şartlarla, kayıplarla ve zorunluluklarla verdiği mücadeledir. Üniforma giyilmeyen, cephe hattı olmayan ama etkisi bir o kadar kalıcı olan bir savaş.
Hayat herkesi zorlar; fakat herkesi aynı şekilde zorlamaz. Bazıları sınanır, bazıları sadece izler. İşte uçurum tam burada oluşur. Aynı şehirde yaşayıp aynı dili konuşan insanlar, aynı hayatı yaşamış olmaz. Birinin “olağan” dediği şey, diğerinin bedel ödeyerek öğrendiği bir sonuçtur.
Hayatın içindeki savaş, insanı daha duygusal değil; daha ölçülü yapar. Çünkü bazı şeylerin geri dönüşü olmadığını öğretir. Kararların romantik değil, zorunlu olduğunu… İdeal cümlelerin, gerçek anlarda işlemediğini… Ve her seçimin bir kayıp içerdiğini.
Bu savaşı yaşamayanlar için hayat, hâlâ teorik bir zemindedir. “Olması gerekenler” üzerinden konuşulur. Savaşı yaşamış olan içinse hayat, “olabilenler” üzerinden değerlendirilir. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, bir duygu farkı değil; tecrübe farkıdır.
Bu yüzden cümledeki “Onlar beni nasıl anlayabilir?” sorusu bir sitem değil, bir tespittir. Kimseyi dışlamaz, kimseyi küçümsemez. Sadece şunu söyler:
Her bilgi paylaşılabilir değildir.
Bazı gerçekler ancak yaşanarak öğrenilir.
Olgunluk da tam olarak burada başlar. Anlamadığımız şeyler hakkında kesin hükümler vermemekte… Yaşamadığımız mücadeleleri basit çözümlerle açıklamamakta… Ve her insanın aynı hayat sınavından geçmediğini kabul etmekte.
Hayatın savaşını vermiş olanlar, çoğu zaman sessizdir. Çünkü konuşmak için değil, ayakta kalmak için öğrenmişlerdir. Bu sessizlik bir eksiklik değil, kazanılmış bir mesafedir. Ve o mesafe, başkalarına yukarıdan bakmak için değil; sınırları bilmek için vardır.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.