Kırgınlıklarımız

“Dünyayı kırıldığımız yerden anlamaya meyilliyiz.”

 

Bir akşam, sıradan bir konuşma beklenmedik bir yere sürüklendi. Söylenen bir cümle, geçmişten bir anı çağırdı. O anın etkisi, konuşmanın önüne geçti. Karşısındaki insanın niyeti değil, kendi hatırası belirleyici oldu. Tepki, mevcut duruma değil, eskide kalan bir kırılmaya verildi.

 

Sonraki günlerde benzer durumlar tekrarlandı. Aynı kelimeler, farklı kişilerden geldiğinde bile aynı anlamı taşıyormuş gibi kabul edildi. Çünkü zihin, yeni olanı olduğu gibi değerlendirmek yerine, daha önce yaşananla eşleştirmeyi tercih ediyordu. Bu eşleşme, çoğu zaman hızlıydı ve sorgulanmadan gerçekleşiyordu.

 

Bu eğilim, bir tür korunma refleksi olarak kendini gösterir. İnsan, zarar gördüğü yeri unutmaz. Unutmak yerine o noktayı merkeze alır. Böylece karşılaştığı her durumu, o merkeze göre yorumlar. Fakat bu yaklaşım, gerçekliği daraltır. Olanı olduğu gibi görmek yerine, geçmişten gelen izlerle okumaya başlar.

 

Bir süre sonra bunun farkına vardı. Tepkilerinin çoğu, içinde bulunduğu ana değil, taşıdığı izlere bağlıydı. Bu farkındalık, yeni bir sorumluluk doğurdu. Her durumu eskiyle açıklamak, kolay bir yoldu. Fakat bu kolaylık, gerçeği anlamayı zorlaştırıyordu.

 

Bu yüzden kendini durdurmayı öğrendi. Her hisse hemen anlam yüklemedi. Her sözü geçmişle ilişkilendirmedi. Zor oldu, çünkü alışkanlıklar hızlıdır. Fakat zamanla yeni bir bakış gelişti. Olan ile hatırlanan arasındaki fark belirginleşti.

 

İnsan, yaşadıklarını inkâr etmeden de onlara bağlı kalmayabilir. Kırıldığı yer, onu tanımlar ama sınırlandırmak zorunda değildir. Bu ayrım kurulduğunda, dünya tek bir açıdan görülmez. Daha geniş, daha sakin, daha doğru bir anlayış mümkün hale gelir. (FURKAN SARICA)

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.