Yıkılma!

İnsan zihni, belirsizliğe tahammül edemediği anlarda kendine iki sığınak kurar: ya geleceği fazlasıyla iyimser bir hikâyeye teslim eder ya da bugünü donmuş bir kader gibi kabul eder. İlkinde geciktirme vardır, ikincisinde vazgeçiş. Oysa asıl çarpıklık, umudun yanlış yerde aranmasından değil, ihtimalin tamamen yok sayılmasından doğar. Çünkü hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmak, yalnızca bir düşünce değil, eylemi askıya alan bir karardır.

İnsan, değişimin ihtimalini reddettiği anda kendini de devre dışı bırakır. Sorumluluğu dış koşullara devretmez sadece; kendi payını da inkâr eder. Bu inkâr, sessizdir ama köklüdür. Çoğu zaman mantıklı gerekçelerle beslenir: şartlar uygun değil, zaman yanlış, imkanlar sınırlı. Fakat bu gerekçeler, gerçeği açıklamaz; yalnızca hareketsizliği meşrulaştırır. Ve bir süre sonra kişi, içinde bulunduğu durumun değişmezliğine değil, değişmeye çalışmanın anlamsızlığına ikna olur.

Bu noktada mesele umut değildir. Kör bir bekleyiş de değildir. Mesele, ihtimali diri tutmaktır. Çünkü değişim, inançtan önce bir kabul ister: Şu anki durum nihai değildir. Bu kabul olmadan hiçbir adım anlam taşımaz. İnsanın kendine karşı en ağır yanılgısı da burada ortaya çıkar; dış dünyanın sabit olduğunu sanırken aslında kendi konumunu sabitlemesi.

Hayatın akışı, bireyin inancına bağlı değildir; ama bireyin yönü, inancının sınırlarıyla belirlenir. Değişimin mümkün olmadığını düşünen biri için zaman sadece geçer. Oysa değişimin ihtimalini kabul eden biri için zaman, kullanılabilecek bir alana dönüşür. Aradaki fark, koşullarda değil, bakışta ortaya çıkar.

Bu yüzden asıl yanılgı, umut etmek değildir. Asıl yanılgı, ihtimali ortadan kaldırmaktır. Çünkü umut bazen yanıltır ama ihtimal, her zaman bir kapı bırakır. O kapıyı kapatan ise çoğu zaman hayat değil, insanın kendi hükmüdür.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.