Geçen hafta eleştirdiğimiz insan-merkezli düşünceyi, bu hafta bambaşka bir yerden, güçlendirilmiş bir insan fikri üzerinden tartışmaya ne dersiniz? Posthümanizm, insanın dünyadaki ayrıcalıklı ve merkezi konumunu sorgulayan bir yaklaşımı benimserken; transhümanizm bu insan merkezciliği, teknolojinin imkânlarıyla yeniden kurmayı esas alır. İnsan bedeninin ve zihninin sınırlarının aşılabileceğini savunan bu düşünce, hastalıkların azaltılması ya da zihinsel kapasitenin artırılması gibi hedeflerle insanı daha güçlü ve dayanıklı hâle getirmeyi amaçlar. Bu yönüyle transhümanizm, insan-merkezli düşünceye yönelik eleştirilerden doğan boşluğu, teknolojiyle desteklenen yeni bir insan anlayışıyla doldurmaya çalışan daha ılımlı bir bakış açısı sunar.
Transhümanizm, bilimin araç olmaktan çıkıp mutlak bir güce dönüştüğü noktada, ilerleme fikrini daha ileri taşıma isteğiyle ortaya çıkar. Buradan itibaren de “insanın Tanrı’yı oynaması” meselesi tartışılmaya başlanır. Romantik dönem edebiyatında bu itiraza açıkça rastlarız; Mary Shelley’nin kült eseri Frankenstein’da yer alan ana karakter Frankenstein, bunun en bilinen örneğidir. Shelley bu romanında, insanın sınırlarını aşarak yaratıcı rolüne bürünmesinin, ilerlemeden çok kibir üretebileceğini gösterir. Bilim, insanın kendi ürettiği bir araçtır ve kutsallaştırıldığında, insanı kendi hırsının kurbanı hâline getirebilir.
Transhümanizm de benzer bir soruyu bugün yeniden önümüze koyar: Sınırsız gelişim vaadi, gerçekten bir ilerleme olarak görülebilir mi; yoksa insanın boyunu aşan bir iddia mıdır?
Bugün giderek teknokrasiye, teknoloji temelli yönetime, yaklaşan bir dünyada yaşıyoruz. Klasik askerî ve millî güç anlayışının yerini, teknolojiyi elinde tutan küresel şirketler almaya başladı. Bu şirketlerin sahipleri yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal etkiler de üretiyor. Artık gidişatı belirleyen şey tanklar ya da ordular değil; veri, yapay zekâ ve biyoteknoloji. Elon Musk, Mark Zuckerberg ve Jeff Bezos gibi isimler bu dönüşümün en bilinen öncülerinden. Bu isimlerin transhümanist fikirlerle birlikte anılması da bu nedenle şaşırtıcı değil.
Transhümanizmin daha radikal ve teknoloji merkezli kolu olan ekstropiyanizm, insanı geliştirmenin ötesine geçip bu gelişimin sınır tanımaması gerektiğini savunuyor. Nihai hedef ise çok açık: ölümsüzlük. Bu amaç uğruna, her türlü biyoteknolojik ve tıbbi müdahaleden söz edilir. Sağlıklı yaşamak, hastalıkları tedavi etmek elbette sorun değildir; ancak “ölümsüzlük” iddiası, insanın biyolojik gerçekliğiyle çatışan fazlasıyla iddialı bir söylemdir. İnsan ömrü uzatılabilir, fakat ölüm gerçeği ortadan kaldırılamaz. Bu noktadan sonra, zihnin bir makineye aktarılması gibi sınırları belirsiz hayaller devreye girer; ki bu tür varsayımların, insanın biyolojik ve varoluşsal gerçekliğiyle bağdaşması oldukça güçtür.
Elbette tüm transhümanistler bu kadar uç bir noktada durmaz. Bir kısmı, sadece daha sağlıklı bir yaşam sürmeyi ve yaşam kalitesini artırmayı amaçlar. Ancak bu hedeflerin arkasındaki düşünceye yakından bakıldığında, güçlü bir etik zeminden ziyade kişisel isteklerin ve korkuların öne çıktığı görülür. “Mutluyuz, neden biraz daha uzun yaşamayalım ki?” sorusu ilk bakışta makul gibi görünse de, çoğu zaman bireysel bir beklentiye dayanır. Herkes için erişilebilir bir gelecek vaadi dile getirilse de, gerçek hayatta bu teknolojilerin kimlere ulaşabileceği hâlâ belirsizdir.
Örneğin Mars’a gitme fikri, insanlığın ortak geleceğinden çok yeni ayrıcalıklar ve yeni eşitsizlikler üretme ihtimalini beraberinde getirir. Böyle bir tabloda, sınırlı sayıda insan başka bir gezegene yönelirken; çoğunluk geride kalacaktır. Kendi dünyasında yaşanan sorunları çözememiş bir insanlığın, başka bir gezegeni “umut” olarak sunması ise soru işaretleriyle doldur. Bu nedenle mesele yalnızca teknoloji değildir; asıl önemli olan, bu teknolojinin kimler tarafından, kimler için ve hangi etik sınırlar içinde kullanıldığıdır.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.