Geçtiğimiz yazıda, hüzünlü başlayıp mutlu devam eden sevimli maymun Punch’ın hikâyesine değinmiştik. Bu hikaye, erken çocukluk dönemindeki bağlanma konusuna da kapı aralamıştı. Bu yazıda, buradan hareketle bağlanma kuramını biraz daha açacağız; ne ifade ettiğini ve hayatımızdaki önemini ele alacağız.
Bağlanma, çoğunlukla “sevgi” ile ilişkilendirilir; ancak aslında bir duygusal güven ve bağlılık aracıdır. Bağlanma, insanın kendini güvende hissetmeye dair edindiği ilk referans noktasıdır. Hayata yeni başlayan bir bebek için güven; sözcüklerle değil, dokunuşla, ses tonuyla ve birinin gerçekten orada olmasıyla kurulur. İlk nefesle birlikte başlayan bu öğrenme süreci, yıllar sonra kurduğumuz ilişkilerin görünmez altyapısını oluşturan en temel unsurdur.
Bir bebek, dünyayı anlamaya çalışırken şunu sorar aslında: “İhtiyacım olduğunda yanımda olacak biri var mı?” Bu soruya verilen yanıtlar, yalnızca o anı değil, gelecekteki bağ kurma biçimlerini de şekillendirir. Psikolog John Bowlby’nin ortaya koyduğu bağlanma teorisi, çocuk ile birincil bakım veren (ki bu çoğunlukla annedir) arasında kurulan ilişkinin, duygusal ve sosyal gelişimdeki rolünü ortaya koyar. Güvenli bağlanma, ilerleyen yaşlarda daha sağlıklı ilişkiler kurabilmeyle yakından ilişkiliyken; güvensiz bağlanma örüntüleri, yakınlık ve güven konusunda zorlanmalara yol açabilir.
Çocuk ile bakım veren arasında erken dönemde kurulan bu bağ, belli evrelerden geçerek gelişir. Doğumdan sonraki ilk haftalarda bebekler henüz belirli bir kişiye yönelmez; kimin kucağında olduklarından çok, ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığıyla ilgilenirler. Zamanla tanıdık yüzler ayırt edilmeye başlanır; bakım veren kişi giderek daha anlamlı hâle gelir. Yaklaşık yedi aydan itibaren de bağlanma belirginleşir. Bebek, en çok güvendiği kişiyi tercih eder ve ayrılıklara daha güçlü tepkiler verir. Bu dönem, ayrılık kaygısının en yoğun yaşandığı zaman dilimidir. İki yaş ve sonrasında ise çocuk, bakım verenin de kendi ihtiyaçları ve duyguları olduğunu anlamaya başlar; gidişlerin kalıcı olmadığını kavrar ve başka ilişkiler kurmaya doğru adım atar.
İşin özü, bu ilişki soyut bir kavram olarak kalmaz; bağlanmanın niteliği, çocuğun tepkilerinde kendini gösterir. Güvenli bağlanan bir çocuk, ebeveyn ayrıldığında huzursuz olur ama geri döndüğünde kolayca sakinleşir. Kaçıngan bağlanmada çocuk, ayrılığa kayıtsız görünür; geri dönüşte ise mesafesini korur. Bu, kaygıyı bastırmanın bir yoludur. Kaygılı-kararsız (dirençli) bağlanmada, ayrılık yoğun bir sıkıntı yaratır; kavuşma anında öfke ve huzursuzluk eşlik eder. Dağınık bağlanmada ise tutarlı bir örüntü yoktur; çocuk hem yakınlık arar hem de korku yaşar, çocuğun davranışları öngörülemez hale gelir.
Tüm bu örüntüler birer etiket değil, birer deneyimdir. Sevginin nasıl verildiğinin, tesellinin nasıl öğrenildiğinin ve benliğin nasıl şekillenmeye başladığının izleri… Kimse bağlanma biçimini bilinçli olarak seçmez; o, yaşanan deneyimlerin doğal bir sonucudur. Bu yüzden bağlanmadan söz ederken yargılayıcı olmak yerine anlamaya çalışmak gerekir.
Aslında üzerinde düşünmemiz gereken şu: Bugün kurduğumuz ilişkilerde hissettiğimiz güven ya da tedirginlik, çocuklukta yaşadığımız duyguların yansıması olabilir. Bağlanmayı konuşmak, geçmişi suçlamak değil; bugünü daha iyi anlamak ve yarınlarımızı daha şefkatli hâle getirmek için bir fırsattır.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.