İnsanlık, daha adil bir dünyanın mümkün olup olmadığını sormaya başladığı anda “ütopya” ile karşılaşır. Peki, bu ütopya dediğimiz şey tam olarak nedir? Ütopya kavramına etimolojik açıdan bakıldığında, kökeninin Yunancaya dayandığı görülmektedir. Thomas More’un 1516 tarihli eserine adını verirken kullandığı ou-topos “olmayan yer” anlamına gelirken, eu-topos ile kurduğu ses benzerliği sayesinde “iyi/güzel yer” manasını da taşımaktadır. Bu ikili anlam, ütopyanın hem erişilemez hem de arzu edilen bir toplumsal düzeni ifade etmesini sağlamaktadır.
Ütopya dendiğinde ilk akla gelen eser, yukarıda bahsettiğim Thomas More’un Ütopya adlı çalışmasıdır. More’dan önce benzer düşünceler ve arayışlar olsa da, bu kavramı dile kazandırması ve bir düşünce türüne adını vermesi onu ayrıcalıklı kılar. Eser, yazıldığı dönemin toplumsal eşitsizliklerini ve adaletsizliklerini eleştirir; bu eleştiriyi de kimi zaman çözüm önerileri sunarak, kimi zaman da imkânsız görünen bir düzen tasviriyle mevcut sistemi sorgulayarak yapar. Okuru, “başka türlü bir dünya” ihtimali üzerine düşünmeye davet eder. Bu nedenle ütopyalar çoğunlukla hipotetik, diğer adıyla varsayımsal bir alanda konumlanır.
Edebiyattaki ütopya çalışmalarını, siyasal ve ideolojik ütopik yaklaşımlardan ayırmak mümkün değildir. Pratiğe geçirilmiş ütopyalar da vardır; ancak bu girişimlerin ne ölçüde başarılı olduğu tartışmalıdır. Ütopyalara yöneltilen temel eleştirilerden biri, ideal düzeni fazla statik bir biçimde tasarlamalarıdır. Nitekim hem edebiyatta hem siyasette, değişmeyen ve devinmeyen bir düzen tasavvurunun öne çıktığı görülür.
Ütopya yalnızca ekonomik eşitsizliklerin eleştirisiyle sınırlı değildir; toplumsal değerlerin yeniden düşünülmesini de içermektedir. Eşitlik ideali söz konusu olduğunda Marksist ütopyalar öne çıkarken; kapsayıcı bir toplum hayali feminist ütopyalarda belirginleşir. Feminist ütopyalar; patriyarkal yapıların; yani erkek egemen ve kadınları ikinci plana koyan düzenlerin ortadan kaldırıldığı, insan ile doğanın birlikte ve eşit biçimde düşünüldüğü bir toplum imgesi sunar.
Kapitalist düşünce içerisindeki ütopya ise büyük ölçüde ölümsüzlük hayali etrafında şekillenir. Sağlıklı ve mümkünse sonsuz bir yaşam arayışı, kapitalizmin yeni ütopyası hâline gelmiştir. Mars’a gitmek, galaksileri keşfetmek ve insan ömrünü biyoteknolojiyle aşma düşüncesi bu tasavvurun parçalarıdır. Bu noktada tekno-iyimserlik yani teknolojik gelişmelerin dünyayı daha iyi bir yere dönüştürebileceğine duyulan inanç kendini gösterir.
Ütopya, toplumun doğal ve değişmez kabul ettiği düzenlerin aslında kendiliğinden değil; tarihsel süreçler içinde şekillenmiş bir dizi düzenden meydana geldiğini hatırlatır. Bu yönüyle bir düşünce egzersizi olarak da işlev görebilen ütopya, başka bir dünyanın mümkün olabileceğini gösterir. Ütopyalar, bugünü tarif etmekten ziyade bugünü “sorgular” ve var olanı mutlak kabul etmek yerine başka ihtimallerin mümkünlüğünü düşünmeye alan açar. Bu hâliyle ütopya, hayal kurmanın ötesinde, bugünü sorgulatan eleştirel bir itirazdır.
Ütopya kavramına, fazla derine inmeden etimolojik bir başlangıç yapmak gerekirse, kökeninin Yunancaya dayandığını söylemek gerekir. Thomas More’un 1516 tarihli eserine adını verirken kullandığı ou-topos (οὐ-τόπος) ifadesi “olmayan yer” anlamına gelirken, aynı zamanda eu-topos (εὖ-τόπος) ile ses benzerliği sayesinde “iyi/güzel yer” çağrışımını da taşır. Bu ikili anlam, ütopyanın hem erişilemez hem de arzu edilen bir toplumsal düzeni işaret etmesinin temelini oluşturur.
Ütopya dendiğinde ilk akla gelen tarih 1516 ve Thomas More’un Ütopya adlı eseridir. More’un elbette öncüleri vardır; ancak bu kavramı dile kazandırması ve bir düşünce türüne adını vermesi bakımından özel bir yere sahiptir. Bu eser, ortaya çıktığı dönemin açık bir eleştirisidir. Dönemin toplumunda var olan eşitsizliklere ve adaletsizliklere kimi zaman çözüm önerileri sunar, kimi zaman şikâyet eder; bazen de imkânsız olanı göstererek mevcut düzeni sorgulatır. Mümkün olandan değil, imkânsız görünen bir düzen tasvirinden yola çıkarak, okuru “başka türlü bir dünya” üzerine düşünmeye davet eder. Bu nedenle ütopyalar çoğunlukla hipotetik, yani varsayımsal bir alanda konumlanır: “Hadi gelin, şimdi hep birlikte hayal edelim; ya böyle olsaydı?”
Edebiyattaki ütopya çalışmalarını, siyasetteki ve ideolojideki ütopik yaklaşımlardan ayrı düşünmek mümkün değildir. Pratiğe geçmiş ütopyalar da mevcuttur; ancak kafalarında tasarladıkları toplumsal yapıyı hayata geçiren bu girişimlerin ne ölçüde başarılı olduğu her zaman tartışmalı olmuştur. Bu noktada ütopyalara yöneltilen temel eleştirilerden biri, onları fazla statik bulmalarıdır. Hem edebiyatta hem de siyasette ideal tipte bir düzen tasarlanır ve bu düzen sanki sonsuza kadar değişmeden var olacakmış hissi uyandırır.
Ütopya yalnızca ekonomik eşitsizliklerin ya da zenginlik dağılımının eleştirisiyle sınırlı değildir; aynı zamanda toplumsal değerlerin altüst edildiği bir düzeni hayal etmeye de çağırır. Örneğin eşitlik ideali söz konusu olduğunda Marksist ütopyalar öne çıkarken, sınırsız ve kapsayıcı bir toplum hayali feminist ütopyalarda belirginleşir. Feminist ütopyalar; kadınların ezilmediği, değerlerin belirleyici olduğu, patriyarkal yapıların (erkek egemen, hiyerarşik ve kadınları sistematik olarak ikincilleştiren toplumsal düzenin) ortadan kaldırıldığı bir toplum tahayyülü sunar. Bu hayalde doğa, kadın, çocuk ve insan arasında keskin ayrımlar yoktur; doğa ile insanın birlikte ve eşit düzlemde düşünülebildiği bir yaşam biçimi öne çıkar.
Kapitalist düşünce içerisindeki ütopya ise büyük ölçüde ölümsüzlük hayali etrafında şekillenir. Sağlıklı, uzun ve mümkünse sonsuz bir yaşam arayışı, kapitalizmin yeni ütopyası hâline gelmiştir. Mars’a gitmek, oraya yerleşmek, galaksileri keşfetmek ve insan ömrünü biyoteknolojiyle aşmak bu tahayyülün parçalarıdır. Bu noktada devreye giren tekno-iyimserlik, teknolojik gelişmelerin insanlığın temel sorunlarını çözebileceğine ve dünyayı daha iyi bir yere dönüştürme potansiyeline sahip olduğuna duyulan inancı ifade eder.
Ütopya aynı zamanda düşünsel bir körleşmenin önüne geçer. Toplumun “Bu iş böyledir, kuralı budur” diyerek doğal ve değişmez kabul ettiği birçok düzenleme, aslında tarihsel olarak insanlar tarafından inşa edilmiştir. Ancak bu yapıların değiştirilebileceği ve farklı alternatiflerin mümkün olduğu çoğu zaman göz ardı edilir. Ütopya, bu anlamda bir fikir egzersizi olarak da okunabilir; başka bir dünyanın mümkün olabileceğini hatırlatır.
Ütopya edebiyatı, metinlerarasılığın en yoğun görüldüğü alanlardan biridir. Thomas More’un Ütopya adlı eserine bakıldığında, düşünsel çerçevenin Platon’a kadar uzandığı görülür. Platon’un Devlet (Republica) adlı eserinde “ideal devlet nasıl olmalı?” ve “iyi ve erdemli bir hayat nasıl yaşanmalı?” sorularını merkeze aldığı, bu doğrultuda ayrıntılı sınıflandırmalar yaptığı bilinir. More’un da kendi döneminin koşulları içinde bu sorulara bir cevap aradığı söylenebilir.
Ütopya, bugünü doğrudan tarif etmekten çok, bugünü rahatsız etmeyi amaçlar. Var olanı mutlak kabul etmek yerine, “başka türlü olabilir” düşüncesini canlı tutar. Belki de bu nedenle ütopyalar, gerçekleşmekten çok düşünülmek için vardır.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.