Siyasete duyulan güven azaldıkça, bazı kavramlar kendiliğinden ön plana çıkmaya başladı. Bu yönelimin merkezinde ise, siyaseti akıl ve uzmanlık üzerinden yeniden düşünmeyi öneren “teknokrasi” yer alıyor. Ancak teknokrasi, basit bir “uzmanlar yönetsin” önerisinden ziyade siyasetin mevcut işleyişine yöneltilmiş köklü bir eleştiridir ve varsayımı nettir: Siyaset duygularla, çıkarlarla ve güç mücadeleleriyle örülüdür; oysa teknik bilgiye sahip, rasyonel kararlar alabilecek insanlar vardır ve yönetim onlara bırakılmalıdır. Politika beşeridir; ancak bilimin soğuk kalbi istikrar vaat eder.
Bu düşünce, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sında tasvir edilen toplumla güçlü bir paralellik taşır. Huxley’nin romanı, ilk bakışta düzenli, çatışmasız ve istikrarlı bir dünya sunduğu için ütopya, olması arzulanan düşünce kurgusu, izlenimi yaratır; fakat ilerledikçe bunun özgürlüğün ve insani derinliğin feda edildiği bir distopya, olmasından korkulan düşünce kurgusu, olduğu ortaya çıkar. Romanda insanlar biyolojik olarak sınıflara ayrılır, tüm roller önceden belirlenmiştir ve sistem son derece işlevseldir. Tam da bu nedenle roman, ütopya gibi başlayıp sonrasında distopik bir uyarıya dönüşür.
Huxley’nin burada sorduğu soru şudur: İnsan gerçekten bu kadar mekanik bir düzende yaşayabilir mi? Cevap açıktır: Hayır. İnsan yalnızca biyolojik ve rasyonel bir varlık değildir. Fazla düzen boğar; anlam, çelişki, tutku ve hatta acı olmadan insan eksik kalır. Ne kadar kusursuz bir sistem kurulursa kurulsun, insan onu kırmanın bir yolunu bulur. Cesur Yeni Dünya, istikrar uğruna insanlıktan vazgeçmenin bedelini hatırlatır.
Özünde; teknokrasi hayali de aynı gerilimi barındırır. Gücü elinde tutanların bilime, toplumsal faydaya ve ortak iyiliğe göre hareket edeceği varsayılır; ancak pratikte bu figürleri bulmak zordur. Elon Musk gibi isimler bu hayalin karşılığı değildir; çünkü teknokrasi, çok şey bilenleri değil, “doğruyu” bilen ve gücü amaç edinmeyenleri aramaktadır. Günümüzde teknolojinin öncü isimleri, genellikle kamusal yarardan çok kar, prestij ve görünürlükle ilgilenir.
“Dünyayı kim yönetiyor?” sorusu, bu noktada belirsiz bir hal alır. Devletler mi, yoksa Google gibi teknoloji devleri mi? Bu soru, Platon’un “filozof kral” idealini hatırlatsa da modern dünyada güç tutkusu ile bilgelik, Marcus Aurelius gibi istisnalar haricinde, aynı bedende nadiren bir araya gelir. Çünkü bilgelik, ekseriyetle geri çekilmeyi, ölçülülüğü ve mütevazılığı beraberinde getirirken siyaset; tam tersine görünürlük, iddia ve ikna talep eder.
Sonuç olarak teknokrasi, yönetim vaadinde bulunmak yerine, hepimizi mevcut siyasal düzenin sınırları üzerine düşünmeye çağırır. Siyaseti kurtarmaktan ziyade siyasetin neyi kaybettiğini göstermeye çalışır; asıl soru ise yönetimin ne kadar aklıselim olduğu değil, insanı ne kadar gözettiğidir.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.