AyFm 100.5
  • 10 Ocak 2026, Cumartesi

GÜCÜN NORMALLEŞTİĞİ DÜNYA

Geçtiğimiz hafta, dünya siyasetini sarsan bir gelişme yaşandı. ABD Başkanı Trump’ın direktifleriyle Venezuela’ya yönelik askeri bir operasyon düzenlendi ve Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, eşi ile birlikte ülkeden çıkarılarak ABD’ye getirildi. Kamuoyuna sunulan gerekçe ise tanıdıktı: Maduro’nun uyuşturucu kaçakçılığı, yolsuzluk ve insan hakları ihlalleriyle bağlantılı olduğu ve bu nedenle “uluslararası suçlarla mücadele” kapsamında hedef alındığı yönündeydi.

Bu tablonun geçmişine bakıldığında; Amerikan enerji şirketleri ExxonMobil ve Chevron’un 20. yüzyıl boyunca Venezuela petrolünde önemli bir paya sahip olduğu görülür; ancak bu dönem, ülkenin doğal kaynaklarının halka en az yansıdığı yıllar olarak hafızalarda yer etmiştir. Hugo Chavez döneminde başlatılan kamulaştırma politikaları, ulusal petrol şirketini güçlendirirken; ABD merkezli bu şirketlerle gerilimi de artırmıştır. ExxonMobil’in uluslararası tahkim yoluna gitmesi bu çatışmanın simgesi olurken; Chevron sınırlı ortaklıklarla ülkedeki varlığını sürdürmeyi tercih etmiştir. İşte bugünlerde yaşananlar, yıllardır süren bu çekişmenin, dünyanın gözleri önünde somutlaşan en dikkat çekici kısmıdır.

Başka bir deyişle, burada mesele ne Maduro, ne de Amerika’ya giren uyuşturucudur. Asıl mesele; kaynak, kontrol ve itaattir. Ve bu tablonun en kritik noktası, Amerika’nın açık biçimde Birleşmiş Milletler Şartı’nı ihlal etmiş olmasıdır.

Aslında uluslararası hukuk bu konuda oldukça nettir: Bir devlet, başka bir devletin toprak bütünlüğüne ya da siyasi bağımsızlığına karşı güç kullanamaz. Bir ülkenin toprağı da, hükümeti de, görevdeki yöneticileri de dokunulmazdır. Görevdeki bir devlet başkanını zorla kaçırmak, egemenliği doğrudan yok saymaktır.

Uyuşturucuyla mücadele gibi gerekçeler, böylesi bir eylemi meşrulaştırmamalıdır. Çünkü hukuk, bahanelere göre eğilip bükülecek bir alan değildir. Eğer bir devlet, başka bir ülkeye girip başkanını zorla alabiliyorsa, burada artık hukuktan değil, kontrolsüz bir güç kullanımından söz ediliyor demektir. Tıpkı yıllardır Filistin’de yaşananlara karşı sergilenen tutumda olduğu gibi, bu olayda da hukukun yerini gücün almış olmasıdır.

Rusya, Çin ve bazı Latin Amerika ülkeleri yaşananları sert biçimde eleştirirken, konu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde gündeme gelmesine rağmen bağlayıcı bir karar çıkmadı. Türkiye sürecin barışçıl yollarla ele alınması gerektiğini vurguladı; Avrupa Birliği ise gerilimin düşürülmesi ve itidal çağrısıyla yetindi. Ortaya çıkan tablo, güçlü ve ortak bir karşı duruştan ziyade, temkinli bir mesafeyi ve yaşananların giderek normalleştirilmesini yansıtıyor. Bir devlet başka bir devletin egemenliğini askeri güçle ihlal ederken, uluslararası hukukun merkezindeki ülkelerin ‘itidal’ çağrısıyla yetinmesi, ister istemez hukukun geri planda kaldığı bir tabloyu düşündürüyor.

Zaten Filistin’de, kabul edilmesi zor pek çok sınır, uzun süredir aşılmıştı. Orada askıya alınan hukuk, şimdi başka coğrafyalarda da karşımıza çıkıyor. Cezasızlık yayılıyor, sınırlar silikleşiyor ve olağanüstü olması gereken sıradanlaştırılıyor. Asıl tehlike ise buna alışmamızın istenmesi…

İşin özünde, ABD cephesinden verilen mesaj oldukça net: Tartışılması istenen hukuk değil, sergilenen güç. Verilmek istenen mesaj da aslında; Venezuela’nın nasıl yönetileceğine ve bu kararları kimin alacağına kendilerinin yön vereceği. ABD, Venezuela halkı için barış ve adalet istediklerini söylüyor; ama o barış ve adalet gelene kadar ülkeyi kendilerinin yöneteceğini ekliyor. Yani barış da adalet de belirtilen şartlara uyulursa sağlanmış olacak.

Bu da yetmiyor; söz dönüp dolaşıp petrol şirketlerine geliyor. Önce şirketlerin çöktüğü ve verimsiz çalıştığı vurgulanıyor, ardından da Venezuela’nın petrol işine kendi şirketlerinin gireceği açıkça dile getiriliyor.

Tüm bu olanlar gerçekten inanılmaz… Ve belki de en korkutucu olan, bu sözlerin artık hiç çekinmeden, doğrudan söylenebiliyor olması. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.