Bir şeyi kaybetmek gibi değil, insan kaybetmek... Yerini dolduramayacağınız bir insan asla kaybedilmemeli, sonra o boşluğa kimseyi koymak mümkün olmaz... İnsan kaybetmek, kendimizi kaybetmek ve kendimiziz olamamakla eş değer bir durum... Toplumsal olamamanın açıklaması bu... İnsan olanı ve insan kalabileni bulmak ve yoldaş edinmek zor... Daha zor olan ise, onu kaybetmek...
Hayat, buluşmalar ve vedalar sarmalı... Vefa olmadan yapılan her bir veda, fiziksel bir ayrılıktan öte içimizde dolmaz bir boşluk bırakan ayrılık... Veda, iç dünyamızda açılan, tarifsiz, onmaz bir yara... İnsan kaybetmek, bu tarifsiz boşluğun en yalın ifadesi... Böylesi kayıp; cenaze töreni, tren istasyonundaki el sallamadan ibaret bir şey değil... Daha karmaşık, çok daha katmanlı ve derinden hissedilen bir olgu bu... İnsan kaybetmek, bir kaos sarmalı... Her bir kayıp, farklı bir boyutu gün yüzüne çıkaran bir çıkmaz...
Bir insanı kaybetmek, kişiye özel, devasa bir kütüphanenin yanıp kül olması misâli... Kütüphanede, sadece o kişiye has anılar, şakalar, bakışlar, ses tonları ve paylaşılan sırlar saklıdır... Her raf, ortak bir geçmişin ciltlenmiş hâlidir... Kaybedilen kişi, o kütüphanenin mimarıdır, baş kütüphanecisidir ve en önemli eseridir... Kaybedilen insanın yokluğu, o emsali bulunmayan koleksiyona artık doğrudan erişememek demek... Bir insan kaybetmek; kaybedilen bir kitabın orijinal baskısıyla, dijital bir kopyası arasındaki fark gibidir... Orijinal kitabın kokusu, dokusu, ciltlediğinizde hissettiğiniz ağırlığı yoktur dijital kopyasında... Bu, kayıp sadece bir insanın yokluğu ile ilgili değil, onunla örülmüş bütün bir hikâyenin ve mânâ dünyasının kaybedilmesi... İnsan kaybetmek, eşref-i mahlûk olanı yitirmek... “Andolsun biz Âdemoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık.” (İsrâ, 70)...
Bir dilin unutulması, yok olması; ortak kodların silinmesidir, değerlerin değersiz hâle gelmesidir... Her yakın ilişki, iki insan arasında gelişen özel bir dil gibidir... Bu, kelimelerin ötesinde, bir bakışın ne anlama geldiğinin, bir kaş kaldırmanın hangi şakayı işaret ettiğinin, belirli bir şarkının hangi anıyı çağrıştırdığının yansıması... Bir insan kaybedildiğinde, iki insana özgün bu dil konuşulmaz hâle gelir... İnsan kaybet, işte böyle bir şey... İçimizdeki bir şeyi paylaşmak istediğimizde, artık çeviri yapmak, açıklamak zorunda kalırız... Bu, derin bir yalnızlık hissinin bizi kuşatmasıdır... İki insana mahsus olan dil anlaşılamaz olur... Bu durum bizi bizden eder, bizi anladığımız ve konuştuğumuz dilden koparıp anlaşılmaz diyarlara sürgün eder... Bu, öylesine bir kayıptır ki, ortak noktayı üç noktaya dönüştürür... Bu, haritadan silinen, eksilen ülke gibidir, kimliğimizin yitirilmesidir... İnsanlarla olan ilişkilerimiz ve ilişimimiz aracılığıyla kendimiz olabiliriz, kendimize, özümüze egemen olabiliriz... Sevdiğimiz insanlar, bize kim olduğumuzu, değerimizi, sevilebilirliğimizi gösterirler... İnsan kaybetmek, aynamızı kaybetmektir, aynamızın paramparça olması gibidir... Kendimizin sadece bir kısmını, belki de çarpıtılmış bir hâlini görme lüksümüz var ancak... Dahası yok, ayna olmayınca... Aynada kendimizi güvende hissederiz, ona sığınırız, kendimiz oluruz... Can dost olan insan kaybedilince, haritadan silinen ülkenin yokluğunu yaşarız, kendimizi karmaşanın içinde kaybederiz... İçsel dünyamızın sınırları değişir, tanıdık topraklar yabancılaşır... Bu, yalnızca dışsal bir yokluk değil, içsel bir kimlik krizidir aynı zamanda...
Can dostumuz olan insanlar, hayatımızın fırtınalı denizlerinde sığındığımız, tamir olduğumuz, ikmal yaptığımız limanlardır aslında... Ne kadar uzaklara gitsek de, dönecek güvenli bir limanın varlığı, yolculuğa çıkma cesareti verir bize... İnsan kaybetmek, o limanın bir daha asla görülmemek üzere kaybolması... Artık açık denizlerdeyizdir ve sığınacak bir yerimiz yoktur... Rüzgâr daha keskindir, dalgalar daha yüksektir... Böylece, kayıpla birlikte güvensizliği, korunmasızlığı ve aidiyet duygusunun sarsılmasını iliklerimize kadar yaşarız... İnsan kaybetmek, derin ve karmaşık duygularımızı somutlaştırır, anlamamızı kolaylaştırır... Acımızı, kederimizi ve yasımızı ifade etmenin bir yoludur bütün bunlar... İnsan kaybetmek; kaybettiğimiz her bir şeyin sadece bir beden değil, bir dünya olduğunu gösterir bize... Kaybedilen şey sadece insan değildir; bir kütüphanedir, bir dildir, bir ülkedir, bir limandır... Bu kayıpların izi asla kaybolmaz... Kim bilir, belki de asıl mesele, o boşluğu doldurmanın ötesinde, kaybedilen insanın yokluğuyla, anısıyla nasıl yaşayacağımızı öğrenmektir... Kaybettiğimiz her insan, içimizi derinden acıtır, onu bir zamanlar ne kadar derin sevdiğimizin ve hâlâ sevmeye devam edeceğimizin kanıtı olsa gerek...
İnsan kaybetmek; sevginin en hüzünlü, en insanî teyidi, bizi öksüz-yetim bırakan, hayatımızı karartan iç dünyamızın hâli... Selam, sevgi ve saygılarımla.



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.