Denge; hayatın, ahlâkın, siyasetin, var olmanın akıl-kalp pusulası... Dengenin en somut ifadesi, terazi... Dengenin tek bir sözcükle ifadesi, adâlet... Dengenin bozulması ise; zulüm, tarafgirlik... Eksi ve artı kutuplarında dengeyi sağlayabilmek önemli... İki kutup, hayatın olmazsa olmazı... İnsan, iki kutup arasında varlığını sürdürmek zorunda: Akıl ve kalp... Düşünce ve duygu... Arzu ve sorumluluk... Özgürlük ve disiplin... Denge, eksi ve artı arasındaki sıfır noktasından ibaret değil elbette... Denge; orta yol, iki zıt gücün birbirini yok etmeden birlikte var olabilmesi... Bu, denge meselesi...
Denge meselesi, bir o yana bir bu yana savrulma meselesi değil... Denge meselesi, ne aşırı akıllı davranmak ne de aşırı duygulu olmak... Denge meselesi, dengeyi tutturabilmek... Dengede olan, yönünü kaybetmez... Her bir şeyde dengeli olmak ve dengede kalmak gerek... Evrendeki muazzam düzenin, yıldızların yörüngesinden atom altı parçacıkların dizilimine kadar her noktada bir denge, ölçü (mizan) var... Bu dengenin en somut, karmaşık, disiplinli görüldüğü yer; genetik bilimi... Yaratılanın dengesi, genetik kodlar üzerinden ele alan bir değerlendirme: bağlı... Kâinatta hiçbir şey, tesadüf değil...
Denge, biyolojik varlığımızın temel taşı olan DNA (Deoksiribonükleik asit)... DNA, bütün canlı organizmaların ve bazı virüslerin gelişimi, işleyişi ve üremesi için gerekli genetik talimatları taşıyan çift sarmallı devasa bir molekül... “Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer, 49)... Bu ilâhî ölçü, dört harfli bir alfabeyle (A, T, G, C) yazılmış muazzam bir kütüphane demek... A.T.G.C, DNA molekülünün yapısını oluşturan ve tüm canlıların genetik bilgisini şifreleyen dört temel azotlu baz... Adenin (A), Timin (T), Guanin (G) ve Sitozin (C)... DNA diziliminde A-T ve G-C şeklinde eşleşerek ikili sarmal yapı... Genetik; biyolojik bir süreç ve yüksek seviyeli bir bilgi işlem sistemi... İnsan vücudundaki yaklaşık 37 trilyon hücrenin her birinde bulunan DNA molekülü, yaklaşık 3 milyar harften oluşan bir talimatlar dizisi... Bu dizilimdeki en ufak bir sapma, tek bir harfin yer değiştirmesi, sistemin dengesini bozmak için kâfi... Hücre içindeki mekanizmalar, bu devasa veriyi kopyalarken hata payını milyonda birin altına indirecek bir kontrol sistemine (DNA tamir mekanizmaları) sahip... Bu, varlığın rastlantısal bir savrulma değil, planlı bir koruma altında olduğunun en net göstergesi... Yaratan’ın koyduğu ölçü, denge; genetiğin homeostazi (iç denge) prensibi... Genetik programımız, dış dünya ne kadar değişirse değişsin; vücut ısısını, kan şekerini ve hücre içi mineralleri sabit bir aralıkta tutmak üzerine programlanmış... En küçük bir dengesizlik söz konusu olsa, organizma kendi içindeki karmaşada var olamazdı... Genler, bir orkestra şefi gibi, hangi proteinin ne zaman ve ne kadar üretileceğini milimetrik bir hassasiyetle belirleyerek hayatın ritmini sağlamakta... Trilyonlarca farklı kombinasyon (genetik çeşitlilik) mümkünken, her canlı türünün kendi sınırları ve ölçüleri içinde dengede kalması, ilahî sınırın tezahürü... İnsan genomu (organizmanın hücresinde bulunan DNA molekülündeki tüm genetik materyalin, genlerin ve kodlanmayan bölgelerin bütünü), evrensel bir şablonu korumakta, her bireyi biricik kılan parmak izi mahiyetindeki detayları barındırmakta... Bu; tesadüfün, kaosun değil, disiplinli bir estetiğin sonucu... Epigenetik bilimi (DNA diziliminde -genetik kodda- hiçbir değişiklik olmaksızın, çevresel faktörler, yaşam tarzı ve beslenme gibi etkenlerle genlerin çalışma düzeninin değişmesini inceleyen bilim dalı); genlerin sabit birer kayıt olduğunu ve çevreyle etkileşime giren dinamik bir yapı olduğunu, ancak bu etkileşimin belirli bir sınır ve ölçü dâhilinde olduğunu göstermekte... Yaratılan varlık, kendisine tanınan imkâna göre değişmekte, lâkin değişim asla aslî ölçüsünü ve biyolojik kimliğini kaybetmesine neden olmamakta...
Denge olmadan her bir şey çökmeye mahkûm hayatın her alanında... Siyasette denge de, öyle... Siyasette dengeyi koruyabilmek, güçler ayrılığı ile mümkün... Yasama, yürütme, yargı... Birinin diğerlerine egemen olması durumunda denge bozulur, vesayetler devreye girer... Denge bozulunca; kaos olur, güç tek elde toplanır, denetim olmaz, adâlet zulme dönüşür... Kadim medeniyetimizde denge, itidal kavramıyla ifade edilmiş... İtidal, aşırılıklardan uzak, ölçülü ve yerli yerinde olmak demek... “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak (vasat) bir ümmet yaptık...” (Bakara, 143)... Denge meselesi, iki aşırılık arasında kurulan dengede gizli... Aşırı korku, korkaklık... Aşırı cesaret, delilik... Denge, hikmetli cesaret olmalı... Tasavvufta denge, kalp ile dünya arasında... Bu, dünya ile bağını koparmamak, lâkin ona esir de olmamak demek... Semazenin dönüp düşmemesi misâli... Asıl denge, insanın içinde olmalı... Meselâ, kalp dengede değilse; zenginlik kibir olur, fakirlik isyan olur... Kalp dengedeyse; zenginlik şükür olur, fakirlik sabır olur... Zulüm ve sömürüye başkaldırmadan denge sağlanamaz...
Denge, ortada durmak değil; denge, hakikatin ağırlığını doğru yere koyabilmekte... Denge meselesi bu... Dengeyi ve denge meselesini anlayabilmek için özümüzde ve sözümüzde dengeli olabilmek ve dengeli davranabilmek lâzım... ‘Neme lâzım’ dememek ve dengeli olmak lâzım... Selam, sevgi ve saygılarımla.



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.