• 4 Mayıs 2026, Pazartesi

CEM KARACA’NIN GÖZYAŞLARI

Televizyonda bir film izledim. “Cem Karaca’nın Gözyaşları” isimli bu filmi izlerken de zaman zaman ağladım ama, bundan 45 yıl kadar önce döktüğüm gözyaşları da aklıma geldi.
O yıllarda Almanya’da yaşıyordum. 1980 askeri darbesi yapılmış ve demokrasi askıya alınarak ülke yönetimi  bir cuntanın eline geçmişti. Aslında neyin ne olduğunu bile tam olarak bilmiyorduk. Bazı basın organlarında askeri yönetime övgüler düzülürken bazılarında da demokrasinin ortadan kalktığı, halkın iradesinin yok sayıldığı yazılıyordu.
Zaten hep  böyle olmaz mı? Hep halk sözü telaffuz edilir de, halkın istekleri pek dikkate alınmaz. 
*
Almanya’da küçük sayılabilecek bir kentte yaşıyordum.  Düsseldorf ile Köln arasında, Söke kadar bir yerdi ama Türk nüfusu oldukça yoğundu. Beş arkadaş bir araya gelip buradaki Türk gençlerini bünyesinde toplayacak bir futbol kulübü kurmaya karar verdik. İşe başlayınca gördük ki,  bu iş o kadar da kolay değilmiş. Sonra bazı tavsiyeleri dikkate alarak mevcut bir kulübün ikinci takımı olarak lige katılmaya karar verdik. Türkiye’den kırmızı-beyaz renkleri taşıyan formalar ve eşofmanlar yaptırdık. Lig başlayınca da güzel sonuçlar almaya başladık.
Bazı hatalarımız oldu elbette, 4-0 kazandığımız ilk maçımızda lisanssız oyuncu oynattığımız için 3-0 hükmen yenik sayıldık.  Halbuki bize lisans işleminin başladığını, oynatabileceğimizi söylemişlerdi.
Neyse, o sezonu dördüncü olarak bitirmeyi başardık.
Sevgili okuyucu, kentte bulunan ve amatör takımlara ayrılan futbol sahalarından birinde bize malzeme odası ve antrenman izni verildi. Haftada iki gün gece 20 ile 21 arasında yarım sahada antrenman yapabiliyorduk. Aynı saatlerde sahanın diğer yarısını bir başka amatör takım kullanıyordu. Hatta bazı antrenmanlarda onlarla çift kale maç yaparak da hazırlanıyorduk. 
O zamanlar takımı çalıştıran da bendim. Bir gün antrenmana gittiğimde baktım, sadece bir tek futbolcu gelmiş. Arkadaşlarının nerede olduğunu sordum; bir cevap veremedi.  Hepsinin birden işi çıkacak değildi. Bu işte mutlaka bir terslik vardı.
O sırada antrenman sahamızın dışındaki düzlükte bazı çalışmalar dikkatimi çekti. Bir çadır kurulmuştu. Çadır dediysem öyle sirk çadırı gibi büyük bir şey değildi. Mütevazi bir çadırdı. Önünde bazı çalışmalar vardı. Seyyar lambalar çekiliyor, enstrümanlar yerleştiriliyordu. Sonra insanlar da toplanmaya başladı. Bir süre sonra akort çalışmaları yapan enstrümanlardan  o çadıra yakışmayan güzellikteki nağmeler ve de Cem Karaca’nın muhteşem sesiyle “Namus Belası “ şarkısı yükseldi.
“Duydum mapus damlarında öğüt veren çok olur…”
Sonra ardı ardına diğer şarkıları… 
Türkiye’de alanlara ve de salonlara sığmayan kalabalıkları coşturan Karaca, aralarında benim futbolcularımın da olduğu 40-50 kişiye söylüyordu şarkılarını. Seyircinin yarısını bizim takım oluşturuyordu. Oturdum, o şarkıları ağlayarak dinledim.
Son söz; geçen hafta televizyon izlerken döktüğüm gözyaşları aslında o akşam orada dökülen gözyaşlarından arda kalanlardı. O günlerde büyük sanatçımızın yedi yıl sürecek sürgün hayatı yeni başlıyordu.
Allah mekanını cennet etsin.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.