AyFm 100.5
  • 20 Ocak 2026, Salı

ÜRETMEYİ UNUTTUK

Yöneticilerimiz galiba üretenden çok, alıp satanları seviyorlar. Yani onlar için ticaret erbabı daha kıymetli. Bunu bir yere kadar anlayabiliyorum da… Çünkü peygamber efendimiz bile “rızkım onda dokuzu ticarettedir” demiş. Bu sözün söylendiği yer Arabistan Yarımadası olduğu için oranın şartlarında son derece anlamlı bir tespit. Türkiye gibi, dünyanın en güzel coğrafyasında, dört iklimi de yaşayabildiğimiz, bereketli ovalara ve dağlara sahip bir ülkede başka alternatifler de olmalı değil midir?
Bu ülke 85 milyonluk bir nüfusu doyurmak zorundadır. Bunun için parçalarını başka ülkelerden alıp montajını ucuz işçilikle yaparak çok düşük bir karla başka ülkelere satmakla bu nüfusu beslemek mümkün değil. Bu durumda son zamanlarda sofralarımıza avokado ve mango gibi daha önce adını bile duymadığımız meyveleri koyabilmenin mantıklı bir açıklaması olabilir mi?
Ticarete bir lafım yok da, hiç olmazsa bazı şeyleri kendimiz üretip satsak olmaz mı? Hem o zaman rızkın onda onu bize kalmış olurdu.
***
Yazımın başlarında bereketli topraklarımızdan  söz etmiştim. Hani eskilerin “taşı diksen yeşerip çıkar” dedikleri topraklardan… Son derece çalışkan köylülerimiz var. Teşvik etsek, üretseler de o üretimin ticareti yapılsa daha kazançlı olmaz mı?
Bakınız, eskiden Söke Pazarının önemli bir bölümü köylülerimiz tarafından işgal edilir, buralarda sergilerini açıp yetiştirdikleri ürünleri satarlardı. Belki de bunlardan devlete bir para akışı olmazdı. Sadece Pazar yeri için belediyeye işgaliye öderlerdi.
Şimdi o köylüler üretmiyorlar. Zaten domatesin kısır tohumunu İsrail’den fahiş fiyatla satın alarak üretim yapılır da para kazanılır mı? Bu sene ektiğin tohumu seneye tekrar ekemiyorsun. Mecburen yeniden satın alacaksın…
Sonra da “İsrail’i boykot” yürüyüşleri yapmak samimi oluyor mu?
Sevgili okuyucu, benim annem Burunköy’den gelmiştir. Küçüklüğümde akraba ziyaretlerine giderdik.  Sabahları büyükbaş hayvanların sesleriyle uyanırdım. Köyün yolları onlarla dolup taşardı. İki sürü olurdu. Birinde sadece inekler olur ve bunları sığırtmaç götürürdü. Diğer sürü danalardan oluşur ve o sürüyü güden çobana “danacı” derlerdi.  Akşam köye dönüşleri daha görkemli olurdu. Anne sığırlar sütlenmiş olarak bağıra bağıra gelirler, evlerde kalan yavru buzağılar da o tatlı sesleriyle annelerini çağırırlardı. O koşuşturma, anne ile evlatların kavuşmasındaki mutluluk hala gözlerimin önündedir.
Şimdi o güzellikler ve bereket ne yazık ki kalmadı. Artık köylerde hayvancılık bitti. Çok az sayıda heveslinin de hevesi büyükşehir uygulamasıyla tükendi. Şimdi canlı hayvanı dünyanın diğer ucundan, Arjantin ve Kolombiya’dan satın alıyoruz. Üretmesek de bir ticaret kapımız var. Parasıyla değil mi? Basar parayı alırız.
Tavukçuluğu zaten yıllar önce bitirdik. Bir tavuk gribi çıkardık, memlekette tavuk bırakmadık. O güzelim tavukları itlaf edip köylüyü marketten yumurta alır hale getirdik.
Herkes işten ve üretimden soğudu. Çalışmadan harcamaya alıştık. Para bulamayınca geçmişten kalanları satmaya başladık. Yetmediği yerde borçlandık.
Son söz; Evliya Çelebi’nin dediği gibi; “dağlarından yağ, ovasından bal akan” bu bereket diyarı şehrimizi bile üretim fakiri yaptık ya, Allah yardımcımız olsun.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.