MAKAM

Makam (Arapça -ayakta durulan yer); bir yer, mevki, durulan yer, iş yeri... Makam, dinî şahsiyetlerin kabirlerinin bulunduğu yer (türbe)... Türk müziğinde makam; seslerin (perdelerin) belirli bir hiyerarşi ve seyir (başlangıç, genişleme, karar) kurallarına göre dizilmesiyle oluşan ezgisel yapı ve ezginin nasıl işleneceğini gösteren bir karakter... Türk müziğinde yaygın olarak kullanılan bazı makamlar: Hicaz, buselik, neva, uşşak ve rast... Tasavvufta makam; kulun riyazet (nefsle mücadele) ve mücahede ile günahlardan arınarak kazandığı, süreklilik arz eden ahlâkî ve manevî mertebe... İhtiyacımız olan tek makam, bu makam... Elbette, devletimizin temsil edildiği makam, ayrı... Devletimiz; baş tacımız, varlığımızın ve bekamızın gereği...

Makama saygı diye, çıkar kaygısına endeksli bir hayatın figüranları olmuşuz günümüzde maalesef... Geleneksel toplumlarda ‘makama saygı’, saygının bizzat insana değil, o kişinin temsil ettiği konuma gösterilmesi gerektiği gibi çarpık bir anlayışı ortaya çıkarmış... Asıl saygı, liyakate, erdeme ve insanın özüne duyulmalı... Yaşadığımız düzende, her bir değer aşınmış, bulanıklaşmış ve çıkar için bin takla atar hâle gelmişiz... Makam, toplumsal hiyerarşide bir basamak... Bu basamak, taşıdığı kişinin karakterinden, bilgisinden veya ahlâkından bağımsız olarak kutsanır hâle gelmiş... Makam sahibine gösterilen saygı, zamanla o makamın dokunulmazlık zırhına bürünmesine yol açmış... Makam sahibine saygı göstermek, onunla iyi geçinmek, onun gözüne girmek, ileride bir menfaat kapısını aralamak için en kestirme yol olmuş... Bu hesap kitap, farkında olmadan içselleştirdiğimiz bir davranış kalıbına dönüşmüş... Çıkar kaygısıyla şekillenen bu saygı gösterisi, bizi samimiyetsiz yapmacık davranışlara yöneltmiş... Makam sahibinin arkasından farklı, önünde farklı konuşur olmuşuz... Makam sahibinin görüşlerine ve kararlarına katılmadığımız hâlde başımızı sallar olmuşuz... Haksızlık karşısında susmuşuz... Bu tavır, karakterimizin bir parçası olmuş... Kendi fikrimizi savunmak yerine makamın rüzgârına göre yön değiştiren bir figürana dönüşmüşüz... Kendimize yabancılaşmışız... Makama saygı kisvesi altında sergilediğimiz davranışlar, özgünlüğümüzü, cesaretimizi ve ahlâkî duruşumuzu törpülemiş... İnsanın bulunduğu makamı değil, insanı esas almalıyız ki, özsaygımızı yitirmeyelim... Makam gelip geçici... İnsan onuru kalıcı... Kendi ayağımızın üzerinde durabildiğimiz, çıkar hesaplarıyla eğilip bükülmediğimiz bir hayatımız olmalı... Saygı, hak edene ve içtenlikle gösterildiğinde anlamlı... Makama saygı diye başlayan her bir şey, aslında sadece bir hikâye... Mâlum, tevazu ile boyun eğmeyenin aldığı makam, gerçek bir ‘âli makam’ (yüce makam) olmaz...

Makamın zirvesindeki isim, Peygamberimiz Hz. Muhammed... Peygamberimiz ile özdeşleşen en yüksek makam, kıyamet gününde şefaat yetkisine sahip olacağı Makam-ı Mahmud (Övülen Makam)... “Rabb'in seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırır.” (İsra suresi 79. ayet)te vaat edilen makam... Peygamberimizin ümmeti için şefaat edeceği en yüce manevî konumu... Peygamberimizin kabrinin bulunduğu yer, Ravza-i Mutahhara... Peygamberimizin, yaşarken ayrıcalıklı ve yüksek konumda oturduğu bir yer, makam mevcut mu idi? Asla! Tarihî kaynaklara ve verilere bakıldığında, Hz. Muhammed’in (sav) yaşarken diğer insanlardan fizikî olarak ayrılan, yüksekte yer alan veya gösterişli bir taht, kürsü ya da makam odası gibi bir alanı yoktu... Bu, İslam’ın öğretisi, sosyal anlayışı ve kendisinin benimsediği insanlık ilkesiyle doğrudan ilintili... Peygamberimiz, Mescid-i Nebevî’de sahabe ile bir araya geldiğinde, herkesle aynı seviyede yere otururdu... Dışarıdan gelen bir yabancı, meclise girdiğinde kıyafetine veya oturduğu yere bakarak kimin peygamber olduğunu ayırt edemezdi... “Hanginiz Muhammed?” diye sormak zorunda kalırdı... Hutbe verirken bir hurma kütüğüne yaslanarak ayakta dururdu... Ancak cemaat kalabalıklaştığında arka saftakilerin kendisini görebilmesi ve sesini duyabilmesi amacıyla, sahabenin de önerisiyle üç basamaktan oluşan basit bir minber yapılmış idi... Bu bir ayrıcalık makamından ziyade, tamamen iletişimsel bir ihtiyaçtan doğmuş idi... Mescidin hemen yanındaki odaları (hücre-i saadet), bir insanın barınabileceği en asgari düzeyde eşyaya sahipti... Yatağı, içi hurma lifi dolu deri bir minder veya hasırdı... Odalarında saraylardaki ihtişama benzer hâl ve halktan kopuk bir idarî merkez bulunmuyordu... Toplantılarda halka şeklinde oturuluyordu... Bu oturma düzeni, hiyerarşiyi sıfırlayan eşitlikçi bir durumdu... Peygamberimiz, kendisine özel bir yer ayrılmasından veya ayağa kalkılarak karşılanmaktan hoşlanmazdı... Peygamberimizin dünyadaki görünür makamı böyle bir şeydi...

Günümüzde oturdukları yeri dolduramayanlar, güçlerini makamdan alanlar, halktan kopuk yaşayanlar; makamı erişilemez zirve yapmışlar... Makam, millete hizmet yeri, eziyet yeri değil... Millete tepeden bakılan bir yer hiç değil... Milletin nabzını tutma yeri, milletin güvenliğini en üst seviyede sağlama yeri... Müsvedde şeyhlerin makamları ve bilindik makamlar neyin nesi olabilir? Tek önder ve rol model olan Allah’ın Resulü Hz. Muhammed’in hayatı göz önüne alındığında... Siyasî ve dinî liderliğine rağmen Hz. Muhammed’in hayatında ‘yüksek makam’ veya ‘ayrıcalıklı koltuk’ yok iken... Bulunduğu her ortamda sıradan bir birey gibi toplumun içinde yer almayı tercih eden tek önder, tek rehber Peygamberimiz var iken...

Hülasa, makamlarına, yanlarına yaklaşılamayan kuruntu ve boş tiplerle büyük dava peşinde koşulmaz... Makam, önce gönüllerde olmadıkça, zirve noktası olmaz; zırva noktası olur... Selam, sevgi ve saygılarımla.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.