Bir hikaye... İnsanlık tarihinin en ünlü hikayelerinden biri.
Kahramanları Anadolu insanı, hikayenin önemli bir bölümü Batı Anadolu’da geçiyor. Dünyanın dört bir yanında filmleri çekiliyor, kitapları yazılıyor, üzerine araştırmalar yapılıyor. Ama dünya çapında bir anket yapılsa, bu hikayenin kaynağının bugün Türkiye sınırları içinde olduğunu bilenlerin oranı tahmin ettiğimizden bile düşük çıkar.
Bu sonuca bakıp dünyanın geri kalanına kızabilir miyiz? Belki. Ama önce iğneyi kendimize, çuvaldızı başkalarına batırmamız gerekiyor bence: Biz kendi hikayelerimizi ne kadar anlatıyoruz acaba?
Christopher Nolan’ın büyük merak ve ilgi uyandıran The Odyssey filmi, bunun üzerine düşünmek için iyi bir fırsat. Geçtiğimiz hafta filmi ikinci kez izledim. İnternetten indirme usulü falan değil, ikisini de sinemada, bir daha bile izlerim; o derece beğendim yani. Ama ikinci kez izlerken seyir zevkini bir kenara bırakıp başka bir şeye odaklandım. Sonuçta Troya bizim hikayemiz. Bu topraklarda yaşandı. Acaba filmin heyecanı ve görsel şöleni arasında Türkiye’ye dair bir esinti, bir parça gözümden kaçmış olabilir mi dedim. Pür dikkat izledim. Ama yoktu.
Troya sanki Yunanistan’ın hikâyesiydi.
Üstelik Troya bugün Çanakkale’de, bu topraklarda. Filmin çekimleri ise Türkiye’de değil, farklı farklı ülkelerde gerçekleştirildi. Oysa Troya’nın kendisi, Kaz Dağları ve Batı Anadolu’nun coğrafyası, bu hikayenin ruhunu taşıyan yerler iken…
Zaten Anadolu toprakları, yüzyıllar boyunca farklı kültürlerin, dillerin ve uygarlıkların kesiştiği bir coğrafya oldu. Ancak zaman içinde Anadolu’nun tarihi ve kültürel mirası çoğu zaman başka anlatıların çerçevesinden aktarıldı. Günümüzde bir coğrafyanın hikayesini dünyaya anlatmak için artık sadece tarih ya da arkeoloji kitaplarına ihtiyaç yok. Sinema, diziler ve sosyal medya, bir hikayeyi sınırların çok ötesine taşıyabiliyor.
Dolayısıyla bir yönetmen Troya’yı anlatıyor ancak Troya’nın kendisinde film çekmiyorsa, yalnızca yönetmeni ya da başka ülkeleri suçlamak ne kadar mantıklı?
Dönüp bir kendimize sorsak; acaba biz Troya’yı dünyaya yeterince anlattık mı?
Bir içerik üreticisi Türkiye’ye gelip Anadolu’yu ve tarihini dünyaya anlatmak istiyor ama bürokratik engellerle karşılaşıyorsa; biz kendi tarihi mekanlarımızı dünyaya anlatacak içerikleri yeterince üretemiyorsak, ortada yalnızca başkalarının sahiplenmesiyle açıklanabilecek bir sorun yok demektir.
Baklava, cacık, imam bayıldı derken neredeyse Türk kahvesini bile sahiplenmeye çalıştıkları bir dünyada, başkalarının bizim hikayelerimize sahip çıkmasına kızmadan önce dönüp bir kendimize bakmamız gerekiyor.
Çünkü kültürel miras yalnızca “Bu bizim.” diyerek korunmuyor. Onu anlatmak ve dünyaya tanıtmak gerekiyor.
Troya’nın bu topraklarda olduğunu, Anadolu’nun tarihinin yalnızca başkalarının anlatılarından ibaret olmadığını biz yeterince anlatmadığımız sürece, başkalarının onu kendi hikayelerine katmasına şaşırmamak lazım.
O yüzden dünyanın bizi, tarihimizi ve bu toprakların hikayelerini başkalarının gözünden tanımasını beklemek yerine, kendi hikayelerimizi önce kendimiz anlatmalıyız. Yoksa birileri çıkıp yemeklerimize yaptığı gibi hikayelerimizi de sahiplenecek en sonunda, tam olacak(!)


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.