• 24 Eylül 2026, Perşembe

Haklıyken Haksız Duruma Düşmek

Bir türlü kendini doğru ifade edemediğin, haklıyken hep haksız duruma düştüğün, duyulmadığını hissettiğin ve bu duyguyla baş edemeyip olayları daha da içinden çıkılmaz hâle getirdiğin oldu mu?

 

Benim oldu :) Hem de çok defa.

 

Mesele duyulmamak değildi. Karşımdakinin işitme sorunu yoktu; duyuyordu ama anlamıyordu. Çünkü hassasiyetlerimiz o an aynı değildi. Ben başka bir şey yaşıyor ve söylüyordum, o ise bambaşka bir yerden bakıyordu.

 

İşte benim tepkilerimi gereksiz yere yükseltip haksız duruma düşmeye başladığım yer tam da burasıydı.

 

Önce anlaşılmak için daha fazla açıklama yapmaya başlıyorsun. Aynı şeyi başka kelimelerle anlatmanın işe yarayacağını zannederek. Sonra farkına varmadan sesinin tonu değişmeye başlıyor. Daha yüksek, daha sert… Derdin anlaşılmakken haklılığını ispatlamak için çırpınmaya başladığını anlamıyorsun. O saatten sonra karşındaki de söylediklerine değil, yüksek sesine karşılık vermeye başlıyor. Eskiden yaşanan ve çözülmeden, sırf göz önünden kaldırmak için tıkıştırılmış ne varsa zihninin tek tek açılan çekmecelerinden çıkıyor.

 

Artık konu önemini kaybediyor. “Sen zaten hep böyle yapıyorsun” minvalinde, yaşanmışlıklarla desteklenen cümleler devreye giriyor ve mevzu bir anda ego savaşına dönüşüyor. Karşındaki de bir gladyatör edasıyla zırhını kuşanıp sana, senden daha yüksek bir tonda karşılık vermeye mecbur hissediyor. Çünkü artık onun için ortada bir iletişim değil, galip gelinmesi gereken bir müsabaka var.

 

Şimdi sana soruyorum: Kaç kez yaşadın bunu? Kaç kez çekmeceleri kapatmak için kendini zorlamak zorunda kaldın? Kaç kez hem haksız hem mutsuz oldun? Ve kaç kez asıl konu gerçekten çözüldü?

 

İşte mevzu tam olarak bu: Haklıyken hem haksız hem mutsuz duruma düşmek. Aslında haklı çıkmaya çalışmayı bir yana bırakıp gerçekten mutlu olmak niyetiyle iletişimi başlatabilsek ortada ne çekmece kalacak ne gladyatör. Çünkü haklı çıkma çabası egodan beslenir ve ego hep “ben” der. Oysa mutlu olma niyetiyle çıkılan yolda “biz” var. İşte bütün mesele bu.

 

“Peki o çekmeceler tekrar açılmasın ve yenilerine yer açmak zorunda kalınmasın diye ne yapacağım?” dersen, sana kendimden bir şeyler söyleyebilirim.

 

Ben önce hangi meseleyi konuşmak için orada olduğumu unutmamaya çalışıyorum. Karşımdaki beni anlamıyor diye işaret parmağımı sallamakla eş değer olan “Sen zaten hep böylesin” cümlesini kurmak yerine, “Bugün yaptığın şey beni kırdı” demeyi öğrendim mesela. Zamanla farkettim ki “sen” demek suçlayıcıyken “ben”, o eylemin sonucunda bıraktığı etkiyi anlatmaya yarıyor.

 

Sesimin yükseldiğini fark ettiğimde bunun daha iyi anlaşılmak için önceleri işe yaramadığını hatırlıyorum artık ve sakin tavrıma geri dönüyorum. Çünkü amacım kavga etmek değil. Önceleri sakinmiş gibi yaptım. Zamanla bu davranış benim için alışkanlık hâline geldi; artık sakin kalmak için kendimi eskisi kadar zorlamam gerekmiyor.

 

Susup gitmeyi tercih eden biriysen, “Şu an öfkelendim. Biraz sakinleşip bunu konuşmaya sonra devam etmek istiyorum” demenin de bir seçenek olduğunu hatırlamak sana iyi gelebilir.

 

Elbette bunları söylemek, karşındakinin seni anlayacağını garanti etmez. Ama en azından derdinin, sesinin ve geçmişten çıkardığın bütün o çekmece içlerinin arasında kaybolmasını önleyebilir.

 

Denemeden bilemezsin.

 

Çünkü çoğu zaman sorun, sorunun kendisi değil; soruna olan yaklaşımındır.

 

Hatırla istedim.

 

Sevgiler,

Didar

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.