• 1 Ekim 2026, Perşembe

Emek mi, Tahammül mü ?

Son zamanlarda aklıma sık gelen bir şey var: Sevdiğimiz insanlara ya da yaşadığımız olaylara göre değişen sınırlarımızın tanımları.

 

Mesela eskiden uzun süren ilişkiler gerçekten nasıl yürüyordu? İnsanlar aynı işi yıllarca nasıl devam ettirebiliyordu? Neydi dostlukları kalıcı kılan? Zorlukları pes etme sebebi değil de çıkılacak birer basamak olarak görmemizi sağlayan neydi?

 

Eskiden bir emek vermek vardı, bir de emeğe kıymet vermek. Kolay değildi öyle hemen vazgeçmek.

 

Ama şimdi bunu yazarken kendime de bir soru soruyorum: Eskiden insanlar gerçekten daha mı çok emek veriyordu, yoksa gitmek daha zor olduğu için mi kalıyordu?

 

Çünkü bir ilişkinin uzun sürmesi, içindeki herkesin iyi yaşadığı anlamına gelmiyor. Bazen yıllar geçiyor ama insanın cebinde, söylemek isteyip de yuttuğu cümleler dışında pek bir şey birikmiyor.

 

Yine de bugün başka bir uçta duruyor olabilir miyiz?

 

Biraz zorlandığımızda “Bana iyi gelmiyor” deyip kalktığımız masalarda, konuşarak çözebileceğimiz şeyler de bırakıyor muyuz?

 

Her anlaşmazlıkta kendimizden ödün vermiş olmuyoruz ki. Bazen yalnızca kendi bildiğimizin dışında bir ihtimale yer açma fırsatı yakalıyoruz ama savunma hattımız onu görmemize müsaade etmiyor.

 

Galiba benim kafamı kurcalayan tam da bu: Bir şeyi yaşatmak için uğraşmakla, bitmesin diye her şeye katlanmak arasındaki fark.

 

Mesela karşındaki seni kırdı. Söyledin, dinledi. Belki hemen anlaşamadınız ama sonra ikiniz de dönüp kendinize baktınız. Bir sonraki sefer küçük de olsa bir şey değişti. İşte burada verilen ve verilmeye devam edilen emeği anlayabiliyorum, doğru da buluyorum.

 

Ama kırıldığını söyledin; bu kez fazla hassas olmakla suçlandın. Bir daha söyledin, tartışma çıkarmış oldun. Sonra söylememeyi öğrendin. İlişkiniz de böylece “düzeldi”.

 

Düzelen neydi peki? Aranızdaki sorun mu, senin susma becerin mi?

 

Bazen “Bu ilişkiye çok emek verdim” derken aslında neyi kastettiğimize bakmamız gerekiyor. Çok mu konuştuk, çok mu çözüm aradık, birbirimize doğru birer adım mı attık? Yoksa çok mu sustuk, çok mu bekledik, her seferinde kendi kırgınlığımızı kendimiz mi topladık?

 

Çünkü dışarıdan bakınca ikisinde de oradasın. Ama birinde senin bir yerin var. Diğerinde ise yerini korumak bir yana, görünmezlik pelerinine sarınıyorsun. Kalmanın bir bedeli olması gerektiğine inandığın için bunu ilişkinin doğası gereği sana ait olması gereken o yerle ödüyorsun.

 

O pelerin belki de geçmişinden tanıdık. Ne işe yaradığını, hangi zamanlarda kullanıldığını sana biri ya da bir şey öğretmiş. Konu her ne olursa olsun biraz olsun görülmediğini düşündüğünde ve kalmak ya da tutmak uğruna direnme ihtiyacı hissettiğinde onun varlığı aklına işte bu yüzden geliyor.

 

Önce bir cümleyi kendine saklıyorsun zaman sonraysa maalesef insani ihtiyaçlarını. “Şimdi sırası değil” diye diye, o pelerinin altında kendi sıranı beklemeye devam ediyorsun. Ama senin sıran bir türlü gelmiyor.

 

İşte bu bence emek değil.

 

Peki neden hâlâ oradasın?

 

“Bunca emek verdim.”

 

Ne tanıdık bir cümle. Sanki geçmişte verdiğin emek, bundan sonra da vermeye devam edeceğine dair masa başında imzaladığın bir senet. Kalkarsan bütün yaptıkların boşa gidecekmiş gibi. Oysa kalınca ne olduğuna pek bakmıyorsun. Belki de boşa gitmesin diye korumaya çalıştığın yılların yanına, aynı kırgınlıklarla geçecek yenilerini ekliyorsun.

 

Ama buradan “Zorlandığın yerden hemen git” sonucu da çıkmasın. Çünkü bazen sen de dinlemiyorsun. Karşındaki bir şey söylediğinde anlamaya çalışmak yerine savunmanı hazırlıyorsun. Kendi kırgınlığının sesini o kadar açıyorsun ki onun neye kırıldığını duyamıyorsun.

 

Emek vermenin içinde biraz da bunu fark etmek var bence. Her zaman haklı çıkmadan da konuşabilmek. Gerektiğinde özür dilemek. Bir alışkanlığını değiştirmeye razı olmak. “Ben böyleyim” dediğin yerin arkasına saklanmamak.

 

Fakat bütün bunları yalnızca bir kişi yapıyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor. Sen sürekli kendine bakarken karşındaki sadece senin kusurlarına bakıyorsa, bu ilişkiyi birlikte nasıl düzelteceksiniz?

 

Belki de kalmakla gitmek arasında karar vermeden önce sorman gereken soru şu:

 

Ben burada neye emek veriyorum?

 

Aramızdaki bağı güçlendirmeye mi, hiçbir şey değişmediği hâlde buna daha az üzülmeyi öğrenmeye mi?

 

Yine de her katlandığımız şeyi kendimizden vazgeçmek diye yorumlamak da acelecilik olur. Sonuçta emek verdiğin yerde bazen beklemen, bazen aynı şeyi yeniden denemen, bazen de hemen değişmeyen bir duruma sabretmen gerekiyor. O zaman tahammülün nerede emeğe eşlik ettiğine, nerede onun yerini aldığına bakmak lazım.

 

Sevdiğin insanın her hâlini sevmiyorsun. Bazen yorgunluğuna, bazen huysuzluğuna, bazen de senden farklı bir hızda yaşamasına sabrediyorsun. Her şey senin istediğin gibi olsun diye bekleyemezsin ki.

 

Ama arada bir canını sıkan bir şeyle, sürekli canından eksilten bir şeyin farkını da görmek gerekiyor.

 

Çünkü tahammül bazen öyle sessizce yerleşiyor ki hayatına, bir süre sonra onu kendi huyun zannediyorsun. “Ben pek bir şey istemem” diyorsun mesela. Gerçekten istemiyor musun, yoksa istemenin ardından gelecek o konuşmayı yapacak hâlin mi kalmadı?

 

“Ben alıştım” diyorsun sonra.

 

Neye alıştın? Birlikte yaşamaya mı, hesaba katılmamaya mı?

 

Üstelik dışarıdan ne kadar anlayışlı görünüyorsun. Sorun çıkarmıyorsun, idare ediyorsun, büyütmüyorsun. Herkes seninle ne kadar kolay anlaşıldığını söylüyor. Senin kendinle anlaşman ise gittikçe zorlaşıyor.

 

İşte burada dönüp başta söylediğim o emeğe kıymet verme meselesine bakıyorum. Emeğe kıymet vermek, yalnızca onu verdiğin insanı ya da ilişkiyi korumakla mı oluyor? O emeği veren kendine de bir kıymet borcun yok mu?

 

Birlikte düzeltebileceğiniz bir şey varsa konuş, dinle, uğraş. Gerekiyorsa aynı konuyu yeniden aç. Ama her konuşmanın sonunda yalnızca senin beklentilerin küçülüyorsa ya da kelimelerin giderek duyulmaz hâle geliyorsa bunu da gör.

 

Ben artık bir şeyin kaç yıl sürdüğünden önce, o yılların içinde insanın kendine ne kadar yer bulabildiğine bakıyorum.

 

Çünkü “Kolay vazgeçmedim” diyebilmek kadar, “Kalmak için kendimden vazgeçmedim” diyebilmek de kıymetli geliyor bana.

 

Hatırla istedim.

 

Sevgiler,

Didar.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.