Başkalarına ayıp olmasın diye en büyük ayıbı ettiğin kişiyi her gün aynada gördüğünün, ona günde birkaç kez baktığının farkında mısın?
Sanmam.
Çünkü öyle olsa ya aynaya bakamazdın ya da ayıbını telafi etmek için çoktan bir şeyler yapmış olurdun.
Söz konusu senin dışındakiler olunca çok yüce gönüllü ya da fazlasıyla mahcup bir insana dönüşebildiğini ikimiz de biliyoruz. Nasıl gönül aldığını, kaybetmekten korktuğun kişi için neler yapabildiğini… Vesaire, vesaire.
Peki aynada gördüğün kişiyle husumetin nedir?
Hep seninle olduğu için mi ona karşı bu kadar duyarsız olabiliyorsun? İnsan değil mi en emin olduğuna kötü davranan? En çok “Amaan, bir şey olmaz.” dediği, en yakınıdır genelde.
O zaman ayıp, kişiye göre değişen bir şey mi diye sormak geliyor içimden.
Mesela davet edildiğin bir yere gitmesen ayıp, borç verdiğin parayı istesen ayıp, tok olmana rağmen ısrarla verilen yemeği yemesen ayıp… Ayıp da ayıp!
Başkasının yüzünün düşmesini, üzülmesini, incinmesini hesaba katıyorsun ama diğer muhatap, yani sen, ortalarda sanki hiç yoksun. Bunlar ufak tefek şeyler gibi gelebilir ama gözden kaçan şu: Birikiyorlar. Her “ayıp olmasın” dediğinde kendinden küçük bir parça daha veriyorsun; ses çıkarmadığın için kimse bir şeylerin eksildiğini fark etmiyor. Sen bile.
Sonra kendini en küçük şeye tahammül edemezken ya da gereğinden fazla tepki verirken buluyorsun. Ve genellikle bu tepkiye maruz kalanlar en yakınların, en sevdiklerin oluyor. Adil mi?
Peki ayıp dediğimiz şey ne?
Bazen gerçekten karşımızdakini incitmemek için gösterdiğimiz özen. Bazen de biri hakkımızda ne düşünür korkusuyla verdiğimiz çabaya taktığımız kibar bir isim. İkisini birbirine karıştırınca istemediğimiz şeylere bile gönüllüymüş gibi davranıyoruz.
Tam burada sana küçük bir ipucu vereyim: Özen içten gelir, kendiliğindendir. Oysa sırf ayıp olmasın diye gösterdiğin çaba er ya da geç yorar.
Bunlar bir yana, kendine ayıp etmemen gerektiğini fark edip değişmeye karar verdiğinde de yeni bir duvara çarpıyorsun, değil mi?
“Sen çok değiştin.” duvarı.
Ayıp etmemek için istemediğin hâlde yaptıkların bir süre sonra görevin sayılıyor çünkü. Sen öyle gönüllü görünmüşsün ki kimse bunları yapmak zorunda olmadığını düşünme gereği duymuyor. Bu defa “hayır” demek yalnızca bir isteği reddetmek değil, kendi elinle yarattığın beklentiyi de yıkmak oluyor.
Kolay mı? Değil.
Ama ayıp etmeyeceğim diye istemediğin şeyleri yapmak da pek kolay sayılmaz. Dürüst olalım, buna alışmış olman bu gerçeği değiştirmiyor.
Belki bir dahaki davette hemen “Gelirim.” demeden önce takvimine değil de gerçekten isteyip istemediğine dönüp bakarsın. Borcunu isterken cümlenin başına üç tane özür koymak zorunda olmadığını hatırlarsın. Doyduğunda “Eline sağlık, çok güzeldi ama daha fazla yiyemem.” deme özgürlüğünün farkına varırsın. Ve düşen bir yüz gördüğünde bunun senden çok onun kendisiyle ilgili bir mesele olabileceğini, bunu yaptığında ayıp edenin bu kez de o olduğunu kabul edersin. Yalnızca istediğini yapmadın diye bozulduysa, bu kez kendini suçlamazsın.
Unutma ki her ihtimali önceden düşünüp kimsenin üzülmeyeceği bir hayat kurman mümkün değil.
Gerekli ve gerçekçi de değil…
Aynadaki kişinin ise senden beklediği o kadar büyük bir şey olmayabilir.
Arada bir, onun da ne istediğini sorman yeter.
Hatırla istedim.
Sevgiler,
Didar

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.