İki kişi karşılıklı oturunca konuşmanın da iki kişilik olacağı sanılır.
Oysa bazen masada sandalye yetmeyecek kadar kalabalık vardır. Birinin annesinden duyduğu söz, diğerinin babasından öğrendiği suskunluk, mahallede ayıplananlar, evde sorgulanmadan kabul edilenler… Hepsi bir şekilde konuşmaya karışır.
İçlerinden biri bir şey söyler; o cümle, karşısındakinin hayatına girmesinden çok önce kurulmuş bambaşka cümlelerle yorumlanır.
“Bunu daha sonra konuşalım, şu an çok sinirliyiz” der. Diğeri “Söyleyeceklerin umurumda değil” diye duyar.
Çünkü onun büyüdüğü evde ertelenen konuşmalara bir daha dönülmemiş, “sonra” denilen meseleler hep üstü örtülerek kapatılmıştır. Biri sakinleşmek için zaman isterken diğeri yine duyulmayacağını düşünür.
Başka bir sefer “Bugün biraz yalnız kalmak istiyorum” der.
Ama karşısındakinin büyüdüğü yerde yalnız kalmayı istemek, insanları sevmemekle eş tutulmuştur. İsteyen istemeyen herkes bir arada kalmaya mecbur bırakılmış, aksini isteyen ayıplanmıştır. Hâliyle insanın kendine ayırmak istediği birkaç saat, karşısındakinin gözünde sevgisizliğe dönüşüverir.
Yani birinin ihtiyacı, diğerinin öğrendiği anlamın altında kaybolur.
Benzer şeyler başka yerlerde de olur.
Biri sınır koyar, karşısındaki onu bencil bulur. Çünkü ona “İyi insan herkese yetişir” diye öğretilmiştir.
Açık konuşur, kaba bulunur. Muhatabının büyüdüğü yerde meseleler doğrudan söylenmemiş, hep ima edilmiştir. Hatta sözler kursakta bekletilmiş, belki de yıllarca biriktirilmiştir.
Taraflardan biri bir konuda fikrini değiştirir, diğeri tarafından güvenilmez bulunur. Karşısındakinin dünyasında insan, bir kez dile getirdiği fikre hep bağlı kalmak zorundadır. Düşüncelerin zamanla değişebileceğin de insana dair olduğuna, hatta olgunlaşmanın bir parçası olabileceğine pek yer ayrılmamıştır.
Söylenenle duyulan arasındaki fark birkaç kelime gibi görünür ama bazen iki ayrı dünyada yaşanmış iki çocukluk kadar büyüktür.”
Çünkü insan daha sorgulamayı öğrenemeden, büyütenlerin kılavuzunda yazanları öğrenir.
Elbette bütün bunlar, insanın her davranışının doğru olduğu anlamına gelmez. İyi niyetle yaptığı bir şey de karşısındakini incitebilir. “Ben öyle demek istemedim” cümlesi, söylediği şeyin etkisini kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Ama birini incittiğini duymakla, kendisine ait olmayan bir niyeti üzerine giymek arasında fark vardır.
“Bu davranışın beni üzdü” diyen biriyle konuşmak, aslında neyin incittiğini anlamaya bir yol açar.
“Sen zaten beni üzmek için yaptın” diyen biriyle konuşmak ise başka türlü bir çaba ister. Çünkü artık konuşmanın konusu davranıştan çıkmış, kişi hakkında verilmiş bir hükme dönüşmüştür.
Susarsa suçlu olur. Konuşursa kendini kurtarmaya çalışıyordur. Uzaklaşırsa umursamıyordur. Kalırsa söylenenleri kabul etmiş sayılır.
Böyle bir konuşmada insanın söyleyeceği doğru cümleyi bulması epey zordur. Daha ağzını açmadan niyeti hakkında karar verilmiştir çünkü.
Aslında insan öğrendiklerini sorgulayabilir, alıştığı yerden bir adım dışarı çıkabilir. Birini dinlerken “Ben olsam böyle yapmazdım” demek yerine, “Acaba onun için bunun anlamı ne?” diye merak edebilir.
Fakat bunun için iki kişinin de birbirini anlamaya açık olması gerekir.
Bir taraf kendini anlatırken diğer taraf yalnızca kendi haklılığını doğrulayacak ayrıntılarla uğraşıyorsa, orada ne kadar açık konuşulduğu bir yerden sonra önemini kaybeder.
İşte insanın kendine sorması gereken soru tam burada devreye girer:
“Ben şu an kendimi mi anlatıyorum, yoksa hakkımda çoktan karar vermiş birinin fikrini değiştirmeye mi çalışıyorum?”
Çünkü bunların yorgunluğu birbirine benzemez.
Birinde iki kişi konuşur, birbirleri hakkında yeni bir şey öğrenir. Belki hemen uzlaşamazlar ama bir yol açılır.
Diğerinde konuşma biter; kendini anlatmaya çalışan kişi eve dönüp bir sonraki savunmasını hazırlamaya başlar.
İnsan herkese bütün hikâyesini anlatmak zorunda değildir. Zaten bu pek mümkün de değildir. Hakkındaki her yanlış yorumu düzeltmeye çalışmak ise bir o kadar yorucudur.
Bazen birinin karşısındakini nasıl gördüğü, baktığı kişinin kim olduğundan çok, kendisinin nereden baktığını anlatır.
Evet, anlaşılmak ilişkilere muhteşem bir ritim katar. Bu ritmi yakalamak, bir taraf kendini anlatmaya başladığında diğer tarafın yalnızca dinlemesine değil, duyduklarıyla ne yaptığına da bağlıdır.
Onu tanımak için mi dinliyordur, tanımlamak için mi?
Bir kez daha anlatmak bazen yakınlık kurar. Bazen de insanı yalnızca yorar.
İnsan, anlaşılma isteğinin coşkusuna kapılmadan, kendi değerini karşısındakinin onu anlayıp anlamamasına bağlamadan önce, o konuşmanın gerçekten çabasına değip değmeyeceğine bakmayı öğrenmeli.
Çünkü çoğumuz aynı alfabeyi kullansak da aynı dili konuşmuyoruz.
Hatırla istedim.
Sevgiler,
Didar

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.