Bazen hayattaki en zor mücadeleyi, mantıkla hareket etmeni isteyen zihninle duyguların içinde kaybolmuş kalbin arasında veriyorsun.
İkisinin arasında sıkışıp kaldığında bu dünyada cehennemi yaşıyormuş gibi hissedebiliyorsun. Hele konu senin için çok anlamlıysa, üstelik vereceğin karar başkalarının hayatını da etkileyecekse…
Ailenin geçimi için nefret ettiğin bir işe her sabah mecburen gidiyorsun. Yıllardır mutsuz olduğun bir evliliği sürüklemekten bitap düşsen de aynı rutinlere devam ediyorsun. Kendine yer bulamadığın bencil bir aile evinden çıkamadıkça her gün biraz daha siliniyorsun. Büyüyen çocuğunun kendi ayakları üzerinde durmasını istiyorsun ama tehlikelerle dolu olduğunu düşündüğün dünyaya tek başına adım atmasından korkuyorsun. Yıllardır süren bir dostluğun artık yalnızca senin fedakârlıklarınla yürüdüğünü görüyorsun ama bitirmeye elin varmıyor.
Bir yandan bırakma zamanının geldiğini, daha fazla tükenmemek için risk alman gerektiğini, kendine de bir hayat borçlu olduğunu biliyorsun. Diğer yandan vereceğin kararın ardından neler olacağını düşünüp olduğun yere biraz daha sıkı tutunuyorsun. Geçim derdi, çocuklarının düzeni, ailenin tepkisi, yalnız kalma ihtimalin… Her birine verecek bir cevabın olsa da hepsini bir arada göğüsleyecek gücü kendinde bulamıyorsun.
Üstelik seni mutsuz eden hayatın içindeki her şeyden nefret de etmiyorsun ki. Ayrılmak istediğin eşini hâlâ merak ediyorsun. Uzaklaşmak istediğin ailenle aynı sofrada gülebiliyorsun. Bitirmeyi düşündüğün dostluğun eski hâlini özlüyorsun. Sonra o güzel anlardan birine rastlayınca teselliyi “Beterin beteri var, hâlime şükür.” demekte buluyorsun.
Ertesi gün yine aynı yerde canın yanana kadar.
Belki de bu yüzden bazı kararları bir kez verip yoluna devam edemiyorsun. Gece herkes uyuduktan sonra kesinleştirdiğin kararın, sabah mutfaktan gelen tanıdık seslerle dağılıveriyor. İş yerinde yaşadığın bir şeyden sonra “Buraya kadar!” diyorsun, akşam eve dönerken market fişine bakıp susuyorsun. Söyleyeceğin cümleleri günlerce içinden geçiriyor, karşındaki “Bir şey mi oldu?” diye sorunca “Yok, yoruldum biraz.” diyorsun.
Yoruldun gerçekten. Ama bunu anlatmaya nereden başlayacağını da bilmiyorsun.
Bütün bunların ortasında bir de kendine kızıyorsun. “Neden hâlâ buradayım? Neden bu kadar korkuyorum? Neden başkaları gibi çekip gidemiyorum?” diye soruyorsun. Yaşadığın sıkışmışlıktan çıkamadığın için kendini suçlaman da cabası.
Belki de önce kendi gerçeğini inkâr etmekten vazgeçmeye ihtiyacın var. Kendi sesinle kendine edeceğin dürüst bir itirafa. Hemen yarın her şeyi değiştirecek imkânın olmasa bile ağız dolusu “Ben burada mutlu değilim.” diyebilmeye.
Ardından belki bir iş başvurusu yapmaya, bir yakınına ilk kez açıkça anlatmaya, neyle geçinebileceğini hesaplamaya, yeteneklerini keşfetmeye, yeni dostluklar kurmaya…
Kısacası, aklındaki o büyük kararın yanına bugün yapabileceğin küçük bir şeyler koymaya.
Çünkü gitmek istediğini fark ettiğinde gitmeye hazır olmayabilirsin. Tüm imkânlar bir anda önüne serilse bile duygularının önüne hemen geçemeyebilirsin. Bunlar için uzunca bir zamana ihtiyacın olabilir.
Peki, o zamanı yalnızca kendine kızarak mı geçireceksin?
Tüm bunlar bir yana, sana hatırlatmak istediğim başka bir şey daha var: İnsan olmayı lütfen kendine hak gör.
Yanlış kararlar vermen de, her şeyin farkında olduğun hâlde bir türlü adım atamaman da, mutsuz olduğun yerde bir sebepten kalman da insani. Bir sabah bulaşık makinesine konulmamış tek bir bardak yüzünden çekip gitmen de. O bardağa bakarken yıllardır yutkunup sustuğun her şeyi hatırlaman da…
Kendini anlamak için mutlaka tükenmeyi bekleme. Başkalarına neden kaldığını, neden gittiğini anlatacak kusursuz cümleler bulmak zorunda değilsin.
“Beterin beteri var.” deyip kendini her teselli ettiğinde de unutma:
Daha kötüsüne bile dayanabilecek olman, daha iyisini isteme hakkını elinden almıyor.
Hatırla istedim.
Sevgiler,
Didar

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.