Uzun zamandır “yazılacaklar” listemde biriken, her birini ayrı bir yazıda ele almak istediğim konular vardı. Zamanla aralarındaki benzerlikleri fark edince hepsini tek bir yazıda anlatmak istedim. Konular farklıydı ama karşıma çıkan anlayış aynıydı: İnsanların güvenini kazanca çevirmek.
Kanser hastalarını modern tıp yöntemleriyle tedavi eden bazı doktorların, “Tedaviyi homeopatiyle desteklersek daha güçlü ve hızlı yanıt alırız” diyerek hasta yakınlarına bir şişe suyu 100 bin liraya satın aldırdığı yönünde bir duyum almıştım. İddianın doğruluğunu, hastaları satın almaya yönlendiren doktorlarla satıcılar arasında bir bağ bulunup bulunmadığını araştırmayı planlıyordum.
İstanbul’da restoran işleten bir arkadaşımın “çok kaliteli” diye aldığı bir ton zeytinyağının tağşişli çıkması üzerine, alışveriş yaptığı kişilerin izini sürmek istemiştim. Ardından enginar meselesi eklendi. Mısır’dan düşük fiyatla getirilen enginarların Aydın ve İzmir enginarı diye satıldığını, lezzet ve sertlik bakımından yerli ürünlerden farklı olduğunu öğrenmiştim. Ürünün nereden geldiğini, tüketiciye hangi adla sunulduğunu araştırmayı da listeme eklemiştim.
Altının ölçüsünden ve ayarından çalarak kazanç sağlayanların yöntemlerini araştırıyordum. Başka kuyumcularda “Aldığın yerde bozdur” cevabıyla karşılaşan vatandaşın, mecburen aynı yere dönmesiyle alım satım farkından da ek kazanç elde edildiğine ilişkin iddialar vardı. Vatandaşın kaybını kendi kazancına çevirenlerin başka hangi yöntemlere başvurduğuna bakacaktım.
Bazı spor salonlarının uyuşturucu ticaretinden elde edilen parayı aklamak için kullanıldığı yönünde bir duyum da almıştım. İddiaya göre düşük ücretli kampanyalarla binlerce üyeye ulaşan bazı salonlar, üyelerin bilgisi dışında düzenli faturalar keserek yasa dışı gelirleri meşru kazanç gibi gösteriyordu. Üyelik kayıtlarıyla faturalar arasındaki ilişkiyi araştırmayı planlıyordum.
Borsadaki hisseler üzerinden yapılan manipülasyonların kamu görevlilerine rüşvet vermek için kullanıldığı iddialarının geçmişte üzerine gitmiş, başımıza türlü işler almıştık. Paranın nasıl aktarıldığını, sorumluların kendilerini nasıl gizlediğini, başka suçların nasıl örtbas edildiğini araştırıyordum.
Sonra fon krizi patlak verdi.
Merhum Necmettin Erbakan’ın sözü aklıma geldi: “Su gelir, teyemmüm bozulur.”
Fatma Betül Sayan Kaya’yla ilgili gündeme gelen iddialar, diğer dosyaları bir anda ikinci plana itti. Sürecin en az 15 Temmuz kadar büyük bir ekonomik darbe girişimi olduğu, ülkemizi ve Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı yakın çevresinden kişilerin hedef aldığı bir operasyon yürütüldüğü ileri sürülüyor. İddiaların hangi somut bulgularla destekleneceğini, soruşturmaların nereye uzanacağını hep birlikte göreceğiz.
Ben bugün Alparslan Sargın’ın ölümünden önce yaşadığı söylenen bir süreci de paylaşmak istiyorum.
Sargın, yaklaşık on yıl önce Bülent Tezcan’ı silahla bacağından yaralamasıyla kamuoyunun gündemine gelmişti. O olayın arka planının tam olarak aydınlandığını düşünmüyorum. Önemli soruların cevapsız kaldığı kanaatindeyim.
Cenazesine kimlerin katıldığına, kimlerin çelenk gönderdiğine girmeyeceğim. Edindiğim bilgileri aktaracağım.
Sargın’a yakınlığıyla bilinen ve onun adını kullanarak büyük çaplı ticari işler yürüten bir kişinin, iş yaptığı insanları ciddi biçimde mağdur ettiği iddia ediliyor. Aynı kişinin, sorumluluktan sıyrılmak için mağdur ettiği insanları “tefeci” diye nitelendirdiği ve ardından ortadan kaybolduğu öne sürülüyor.
Sargın’ın, adının böyle bir meseleyle anılmasını kabullenemediği, “Ben bu ayıpla yaşayamam” dediği ve ağır bir sıkıntı yaşadığı anlatılıyor. Anlatılanlar, ölümünden önceki sürece ilişkin iddialar. Yaşamına son verme nedenini kesin olarak bildiğimiz anlamına gelmiyor.
Ancak iddialarda tarif edilen davranış bana yabancı gelmiyor.
Sargın’ın adını ve ilişkilerini ticari çıkarları için kullandığı öne sürülen kişiyle, Cumhurbaşkanı’na yakınlığını öne sürerek kendi işlerini yürütenler arasında anlayış bakımından bir fark görmüyorum.
“Cumhurbaşkanımızın talimatı”, “Beyefendi konunun akıbetini merak ediyor”, “Ben Reis’le konuşurum” sözleriyle kapıları açtıranların unvanı siyasetçi, bürokrat ya da teknokrat. Unvan değişiyor, yöntem değişmiyor: Başkasının adını ve itibarını kişisel kazanca çevirmek, sorumluluğu başkalarının üzerine bırakmak.
Kazancı kendileri alıyor. Bedelini insanlar, kurumlar ve ülke ödüyor.
Yıllar önce Çineli siyasetçi Mehmet Yavuz, toplumu yönetenlerden söz ederken, “Toplum süt, yöneticiler kaymaktır. Süt bozuksa kaymak da bozuk olur” demişti.
Benim gördüğüm farklı: Toplumun sütü bozuk değil, kaymağı tağşişli. Tıpkı zeytinyağımız gibi.
Tağşişli ürün kapış kapış satılıyor, gerçek zeytinyağı alıcı bekliyor. Gidişata bakıp zeytinin önemli bir bölümünün işlenmeden dalında kalmasından endişe ediyorum.
Toplumun liyakatli, dürüst ve çalışkan insanları da benzer bir durumda. Emekleri var, bilgileri var, ortaya koyacakları işler var. Ama tercih edilenler çoğu zaman kendilerini olduğundan farklı gösterenler.
Üründe tağşişin peşine düşüyoruz. Peki unvanda, yetkide, liyakatte yapılan tağşişin hesabını kim soracak?
Sağlığımızı bozan, ekonomik krizleri ağırlaştıran, bizi geri bırakan anlayışın ortak noktası aynı: Üretmeden kazanmak, emek vermeden sahip olmak.
Önce karar vericileri, ardından milleti kandıran üç beş çakal servet biriktiriyor. Faturasını toplum sağlığıyla, emeğiyle ve geleceğiyle ödüyor.
Bunlarla mücadele etmesi gerekenler de onlarla iş birliği yapıyorsa, işte orada söz bitiyor:
Ananı üzen kadıysa, kime şikâyet edeceksin?

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.