Okulun Fetiş Karakteri

Aslında mesele hiçbir zaman bir ürün değildir…

Mesele, insanın kendine kurduğu hikâyedir.

Yüksek lisans sıralarında duyduğum o yaklaşım, zamanla daha da berraklaştı:

Meta dediğimiz şey, ihtiyacı karşılar.

Ama metanın “fetiş karakteri”, ihtiyacı değil duyguyu karşılar.

Ve insan çoğu zaman ihtiyacı değil, o duyguyu satın alır.

Bugün yapılan araştırmalar da bunu söylüyor:

İnsanlar az bir kısmıyla ihtiyaç satın alır, büyük çoğunlukla his satın alır.

Çünkü ihtiyaçlar bizi hayatta tutar…

Ama hisler, bize kim olduğumuzu hissettirir.

İşte tam burada “hedonik ihtiyaç” devreye girer.

Bu ihtiyaç, açlığı doyurmaz ama tatmin eder.

Üşümeyi gidermez ama “iyi hissettirir.”

Ve modern dünya, tam da bu damarı besleyerek büyür.

 

Bu bakış açısını eğitime taşıdığımızda tablo daha da netleşir:

Okul da bir metadır…

Bilgi verir, diploma sunar, bir meslek kazandırır.

Ama bazı okullar vardır ki artık sadece bunları sunmaz.

Onlar bir “fetiş karaktere” dönüşür.

O okula giden çocuk sadece eğitim almaz;

“Kazandım”, “seçildim”, “başardım” duygusunu yaşar.

Aileler sadece çocuklarını okutmaz;

Kendilerine bir statü, bir çevre, bir ayrıcalık satın alır.

Ve o andan itibaren okul, bilgi veren bir kurum olmaktan çıkar…

Kimlik veren bir yapıya dönüşür.

 

Tam da bu yüzden…

Bugün Aydın’da konuşulan mesele, yalnızca bir “okul meselesi” değildir.

Ortaya atılan iddialar, yapılan haberler, ardından gelen yargı süreçleri…

Hepsi bir yana…

Asıl soru şudur:

Bir okul, ne zaman gerçeğin önüne geçecek kadar “dokunulmaz” hale gelir?

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan olayların ardından,

Aydın’da bir okulda silah iddiasının gündeme gelmesi,

Velilerin şikâyetleri, paylaşılan görüntüler…

Bunların hepsi toplumda doğal bir endişe üretmiştir.

Bu endişeyi gidermek yerine,

Tartışmanın odağının haber yapanlara kayması ise ayrı bir mesele.

Gazeteci Yelis Ayaz tutuklandı.

Aynı dosyada ben de gözaltına alındım, adli kontrol ve yurt dışı yasağı ile serbest bırakıldım.

Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı ise haberlerin doğru olmadığını ifade eden bir açıklama yaptı.

Bu açıklama yalanlanmadığı sürece elbette dikkate alınır.

Ama bu durum, sorulması gereken soruları ortadan kaldırmaz.

 

Şahsen benim itirazım kişilere değil…

Bir sistemedir.

Aynı şehirde, bir devlet okulunda yaşanan bir uygunsuzlukta

süreçler hızla işler, görüntüler kamuoyuna kadar ulaşır…

Ama bir özel okulda böylesine ağır bir iddia,

uzun süre konuşulmadan kalabiliyorsa

orada bir dengesizlik vardır.

Bu mesele, “kimin çocuğu” meselesi değildir.

Bu mesele, “hangi okul” meselesi de değildir.

Bu mesele şudur:

Eğer bir olayın üstü örtülebiliyorsa,

o sistemde herkes için risk vardır.

 

Peki ya veliler?

Bu olaydan sonra neden ortalık ayağa kalkmadı?

Neden yüksek sesle sorular sorulmadı?

Çünkü o kitlenin önemli bir kısmı,

okulu bir eğitim kurumu olarak değil,

bir “statü alanı” olarak görüyor.

Ve o statü zarar görmesin diye…

Gerçeklerin üstü örtülebiliyor.

“Başkaları uğraşsın, biz zarar görmeyelim” yaklaşımı,

toplumsal çürümenin en sessiz ama en etkili biçimidir.

“Başkaları çalışsın, biz kazanalım. Başkaları savaşsın, biz yaşayalım. Başkaları konuşsun bizden bilinmesin. Başkaları yazsın, kimse bize ilişmesin…” zümresinin “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” yaklaşımı, sadece yılanı büyütür.

 

Biz kimsenin taşeronu değiliz.

Bu meselede derdimiz;

ne birilerini suçlamak,

ne de haklı çıkmak…

Derdimiz, oluşan toplumsal endişenin giderilmesidir.

Kamu vicdanının rahatlatılmasıdır.

Çünkü bazı meseleler vardır ki…

Onlar hedonik ihtiyaçların çok ötesindedir.

Güvenlik, adalet, şeffaflık…

Bunlar “iyi hissetmek” için değil,

insanca yaşayabilmek için gereklidir.

 

Bugün birileri güçlü olabilir…

Zengin olabilir…

Etkili olabilir…

Ama yarın bu şehirde bir çocuğun başına gerçekten bir şey gelirse,

ne o gücün bir anlamı kalır

ne de bizim bugün söylediklerimizin.

İşte o yüzden mesele basit:

Okullar çocukların kendini güvende hissettiği yerler olmalı…

Ailelerin “ayrıcalık” değil “güven” satın aldığı yerler…

Ve hiçbir okul…

Hiçbir statü…

Hiçbir “fetiş karakter”…

Gerçeğin önüne geçmemeli.

Demedi, demeyin…

Not: Bundan böyle hiç kimse benimle “Yelis Ayaz gazeteci mi, değil mi?” tartışmasına girmesin.

Çünkü bu tartışma bitmiştir… Artık gazeteci. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.