AyFm 100.5

Tanrı'dan rol çalmak

Biliyorsun…

Üç ay hapis yattım.

Ondan önce de üç ay kaçak bir hayat yaşadım.

Kaçtığım dönemde Urla’daydım.

Her gün deniz kenarına gidiyor, saatlerce kitap okuyordum.

Sonra bir mentörümün telkiniyle (ona minnettarım) kitap götürmemeye başladım.

Sadece oturdum.

Denize baktım.

Ve konuşmaya başladım.

Önce rahmetli babamla…

Sonra bu dünyadan göçüp giden, hayatımda izi olan herkesle…

Sonra yaşayanlarla; annemle, eşimle, çocuklarımla, ağabeylerimle, dostlarımla…

İyi olduğuna inandıklarımla da konuştum,

kötülük yaptığına üzüldüklerimle de.

Derken bir gün, kendimi Yaratıcı’yla konuşurken buldum.

Şunu açıkça söyledim:

“Ben senden rol çaldım.

Ben bugüne kadar kendi irademi merkeze koydum.

Bundan sonra benim değil, senin iraden geçerli olsun.

Benim istencim değil, senin istencin olsun.”

O gün bugündür içimde tarif etmesi zor bir rahatlama var.

Ara sıra sınırları zorluyorum, evet.

Ama o sohbeti hatırlıyorum.

Ve geri çekiliyorum.

Artık biliyorum:

Sormadan söylememem gerekiyor.

İstemeden yapmamam gerekiyor.

Hatta bunu bir sisteme dönüştürmek, sorulmayı ve istenmeyi merkeze alan bir fikir üzerinde bile çalışmaya başladım.

Ve şunu da biliyorum şekerim:

Bunların hiçbiri benim marifetim değil.

Bu konuları araştırmaya başlamamın da,

şu an seninle bunu konuşuyor olmamın da

benim irademle olmadığını hissediyorum.

Belki de irade sandığımız şey, çoğu zaman bize ait değildir.

 

Bazen insan kendini öyle bir yere koyuyor ki…

Sanki evrenin yönetim kurulu başkanı.

Sanki kainatın CEO’su.

Sanki herkes için yazılmış senaryoyu o okumuş, biz fragmanını izliyoruz.

İşte tam burada başlıyor Tanrı'dan rol çalma hali.

Yani ne oluyor?

İnsan, insanlığını unutuyor.

Yetmiyor…

Kul olduğunu unutuyor.

Burayı iyi yakalayalım şekerim:

Sormadan söylemek.

İstemeden yapmak.

Talep edilmeden “yardım” adı altında hayat düzenlemek.

Bunlar masum gibi durur.

Ama alt metni şudur:

“Senin kader planın yetersiz.”

“Tanrı’nın sana yazdığı senaryoda eksik var.”

“Ben devreye gireyim, düzelteyim.”

Bu artık sadece ukalalık değildir.

Bu, doğrudan kader planına müdahale iddiasıdır.

Ve insanın kendine sorması gereken çok basit bir soru vardır:

Tanrı, işine karışanı neden sevsin şekerim?

 

Edebiyat tarihine bak, bu tip karakterlerle dolu.

Kahraman çıkar, der ki:

“Ben kaderimi kendim yazarım.”

“Benim yolum tek doğru yoldur.”

“Başkalarının yolunu da ben çizerim.”

Sonra ne olur?

Romanın ortasında sert bir tokat gelir.

Bazen aşk gider.

Bazen dostluk biter.

Bazen sağlık çöker.

Bazen yalnızlık çöker.

Çünkü edebiyatın sevdiği şey şudur:

İnsanı, insan olduğu yere geri indirmek.

Trajedilerin çoğu, karakterin sadece kendi kaderine değil, başkasının kaderine de el atmasından doğar.

Ve edebiyat şunu fısıldar:

“Tanrı değilsin evlat. İnsan ol yeter.”

 

Tasavvuf bu konuda daha da nettir şekerim.

Mesela Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî der ki:

“Hiçliğini bil.”

Hiçlik; kendini yok saymak değil,

kendini merkezden çekmektir.

Tasavvufa göre insanın en tehlikeli putu kendisidir.

“Ben bilirim.”

“Ben haklıyım.”

“Ben merkezim.”

“Ben senin yerine karar veririm.”

Bu cümleler arttıkça kul, kul olmaktan çıkar.

Mini tanrı olmaya çalışır.

Tasavvufun çağrısı çok sade:

Kul ol.

Kul olmak küçülmek değildir.

Kul olmak haddini bilmektir.

Çünkü kader, Tanrı’nın sahasıdır.

 

Psikoloji de başka bir yerden aynı kapıya çıkar.

Tanrı'dan rol çalan insanlar genelde aşırı kontrolcüdür.

Her şeye karışır.

Herkesin hayatını dizayn etmeye kalkar.

“Ben senin iyiliğin için yaptım” cümlesini sık kullanır.

Ama işin özünde şunu görürüz:

Derin bir korku.

Kontrol edemezsem dağılırım korkusu.

Bu yüzden başkasının kaderine müdahale eder.

Halbuki psikoloji şunu söyler:

Her şeyi kontrol etmeye çalışan insan,

aslında hayatla kavga ediyordur.

Ve hayatla kavga eden, eninde sonunda yorulur.

 

Edebiyat, tasavvuf ve psikoloji aynı noktada birleşir:

İnsan, sınırlarını kabul ettiğinde huzur bulur.

Sınırlarını inkâr ettiğinde bozulur.

Çünkü insan:

Her şeyi bilemez.

Her şeyi kontrol edemez.

Herkesi kurtaramaz.

Herkesi düzeltemez.

Herkesin kaderine dokunamaz.

Bu çok normaldir.

Anormal olan, bunları yapabileceğini sanmaktır.

 

Günlük hayata bak şekerim.

Herkes herkes adına konuşuyor.

Herkes herkes adına karar veriyor.

Herkes herkesin hayatını düzeltmeye çalışıyor.

Ama kimse dönüp şunu sormuyor:

“Benim hayatım ne durumda?”

İşte Tanrı'dan rol çalmanın mahalle versiyonu budur.

Başkalarının kader dosyalarını karıştıran,

kendi dosyasını açmaya cesaret edemez.

 

Son sözümüzü başa bağlayalım şekerim:

Tanrı'dan rol çalmak;

Sadece kibir değildir.

Sadece ego değildir.

Daha derin bir şeydir:

Kader planına saygısızlıktır.

Ve buradan çıkan sade cümle şudur:

Tanrı, işine karışanı sevmez.

Ama işine güveneni sever.

İnsan olmayı hatırladığında:

Daha az karışırsın.

Daha çok beklersin.

Daha çok sabredersin.

Daha çok teslim olursun.

Ve hafiflersin.

Çünkü Tanrı olmak ağır iştir şekerim.

O yük insana göre değildir.

İnsan insandır.

Kul kuldur.

Bu da fazlasıyla yeter.

Çok şükür. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.