Dünya, Güneş’ten aldığı enerjinin tamamını aynı kolaylıkla uzaya geri veremiyor.
Atmosferde biriken karbondioksit, metan ve diğer sera gazları, yeryüzünden yükselen ısının bir bölümünü içeride tutuyor. Gezegenimizin üzerine görünmez bir battaniye seriliyor; bu battaniye kalınlaştıkça Dünya’nın ateşi yükseliyor.
Biz ise çoğu zaman hastanın iyileşip iyileşmediğini değil, termometrenin bizi gereğinden fazla korkutup korkutmadığını tartışıyoruz.
Oysa iklim krizi artık yalnızca buzulların erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi veya kutup ayılarının yaşam alanlarının daralması değildir. Bu kriz, yakın gelecekte insanların nerede yaşayabileceğini, hangi ürünü yetiştirebileceğini, suya ulaşıp ulaşamayacağını ve sıcak havada çalışıp çalışamayacağını belirleyecek.
Bazı coğrafyalarda ise soru çok daha ağırdır:
İnsan bedeni bu koşullarda hayatta kalabilecek mi?
Sıcaklık yetmez, neme de bakmalıyız
İnsan vücudu terleyerek kendisini soğutur. Hava kuru olduğunda ter buharlaşabilir ve bedenin sıcaklığı düşer. Nem çok yükseldiğinde ise bu doğal soğutma mekanizması zayıflar. Ter bedenin üzerinde kalır; vücut içeride biriken ısıyı dışarı atamaz.
Bu nedenle termometrede gördüğümüz sıcaklık tek başına yeterli değildir. Sıcaklık ile nemin birlikte oluşturduğu ısı yüküne bakmak gerekir.
Bilimsel çalışmalarda “yaş termometre sıcaklığı” olarak ifade edilen değerin 35 derece civarına ulaşması, insanın hayatta kalma sınırlarından biri olarak kabul edilmektedir. Ancak bunu mekanik bir ölüm çizgisi gibi yorumlamak da doğru değildir. İnsanların yaşı, sağlık durumu, güneşe maruz kalma süresi, hava hareketi, içme suyuna ve serinleme imkânlarına erişimi sonucu önemli ölçüde değiştirir.
Yeni araştırmalar, özellikle yaşlılar ve kronik hastalığı bulunanlar için tehlikenin bu teorik eşikten daha düşük sıcaklıklarda başlayabileceğini gösteriyor.
Dolayısıyla “36 derece sıcaklığı daha önce de gördük” diyerek rahatlayamayız. Yüksek nem, uzun süreli maruziyet, gece sıcaklıklarının düşmemesi, yetersiz konutlar ve elektrik kesintileri bir araya geldiğinde sıradan görünen bir yaz günü ölümcül hâle gelebilir.
Hindistan, Pakistan, Bangladeş ve çevresindeki yoğun nüfuslu bölgeler bu bileşik riskin en yüksek olduğu coğrafyalar arasındadır. IPCC, Güney ve Batı Asya’nın kritik ısı stresi eşiklerine yaklaşabileceği konusunda uyarıyor.
Önümüzdeki üç-beş yıl içinde belirli bir ülkede, belirli sayıda insanın aynı anda öleceğini kesin bir bilimsel öngörü olarak ileri süremeyiz. Bilim bize böyle kesin bir takvim vermiyor. Fakat aşırı sıcakların şiddetlenmesi nedeniyle çok sayıda insanın aynı olay sırasında hayatını kaybedebileceği afetlerle karşılaşma ihtimalinin büyüdüğünü söyleyebiliriz.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü korkuyu büyütmek için bilimi eğip bükmemize gerek yoktur. Bilimin gösterdiği gerçek, zaten yeterince ürkütücüdür.
Rakamlar kesin sayım değil, güçlü bir uyarıdır
Dünya Meteoroloji Örgütü, 2015-2025 arasındaki 11 yılın kayıtlardaki en sıcak 11 yıl olduğunu bildiriyor.
WMO’nun (Dünya Meteoroloji Örgütü), 2025 Lancet Countdown çalışmasına dayanarak aktardığı modellemeye göre, sıcaklığa bağlı yıllık ölüm tahmini 1990-1999 dönemindeki yaklaşık 335 bin seviyesinden 2012-2021 döneminde yaklaşık 546 bine yükseldi.
Buradaki rakamlar hastane veya nüfus kayıtlarından tek tek sayılmış kesin ölümler değildir. Farklı veriler kullanılarak oluşturulmuş epidemiyolojik tahminlerdir. Ülkelerin kayıt sistemleri, kullanılan modeller ve ölüm nedenlerinin sınıflandırılması sonuçları etkileyebilir.
Üstelik aşırı sıcaklık bir insanı öldürdüğünde ölüm belgesine her zaman “sıcak hava” yazılmaz. Kalp krizi, böbrek yetmezliği veya solunum problemi yazılabilir. Bu nedenle gerçek yükün resmî kayıtlarda görülenden daha ağır olabileceği düşünülmektedir.
Bilimsel dürüstlük, rakamların sınırlarını da anlatmayı gerektirir. Fakat belirsizlik, tehlikenin olmadığı anlamına gelmez. Sisli bir yolda uçurumun tam olarak kaç metre ileride olduğunu bilmemek, frene basmamayı haklı çıkarmaz.
İklim göçü nasıl başlayacak?
İnsanlar yalnızca savaşlardan kaçmaz.
Su kaynakları azaldığında, tarımsal üretim düştüğünde, deniz yükseldiğinde ve bir bölgedeki yaşam şartları dayanılmaz hâle geldiğinde insanlar önce yaşadıkları ülkenin daha güvenli bölgelerine yönelir.
Dünya Bankasının Groundswell çalışması, güçlü iklim ve kalkınma politikaları uygulanmaması hâlinde 2050 yılına kadar altı bölgede 216 milyona varan sayıda insanın kendi ülkesi içinde iklim kaynaklı nedenlerle yer değiştirebileceğini öngörüyor. Güney Asya için üst sınır yaklaşık 40 milyon kişi.
Burada önemli bir ayrım yapmalıyız: Bu çalışma uluslararası göçü değil, esas olarak ülke içindeki yer değiştirmeleri hesaplıyor. Dolayısıyla 216 milyon insanın başka ülkelerin sınırlarına yöneleceğini söylemek doğru değildir.
Ancak ülke içi göç ile sınır aşan göç birbirinden tamamen bağımsız da değildir. Geçim kaynaklarının ortadan kalkması, kentlerin taşıma kapasitesinin zorlanması, gıda fiyatlarının yükselmesi ve siyasi istikrarsızlık gibi şartlar birleşirse iç göç hareketlerinin bir bölümü zamanla uluslararası göçe dönüşebilir.
Bunun Türkiye’ye kaç kişi ve hangi tarihte ulaşacağını bugün güvenilir biçimde hesaplayamayız. “Sınırımıza milyonlar dayanacak” ifadesi kesin bir öngörü değil, çok sayıda koşulun aynı anda gerçekleşmesine bağlı ağır bir senaryodur.
Fakat Türkiye’nin Asya, Afrika ve Avrupa arasındaki konumu nedeniyle bu ihtimali planlamaması da sorumsuzluk olur.
Bunu yalnızca sınır güvenliği diliyle tartışmak ise eksik ve tehlikelidir. İklim nedeniyle yerinden edilen insan bir tehdit unsuru değil; öncelikle yaşama tutunmaya çalışan insandır. Çoğu zaman krize en az katkıda bulunanlar, sonuçlarından en ağır biçimde etkilenenler olacaktır.
Yine de hazırlıksız ve büyük ölçekli nüfus hareketlerinin su, gıda, barınma, sağlık, eğitim ve toplumsal uyum sistemleri üzerinde baskı oluşturacağı gerçeğini de görmezden gelemeyiz.
İnsani sorumluluk ile kamusal planlama birbirinin karşıtı değildir. Devletin görevi, insanı tehdit olarak göstermek değil; hem kendi toplumunu hem de yardıma ihtiyaç duyanları koruyabilecek kapasiteyi önceden oluşturmaktır.
Türkiye yangının dışında değil
Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin etkilerinin yoğun hissedileceği bölgelerden biridir. Türkiye’nin güneyi artan sıcaklık, kuraklık, orman yangınları, su stresi ve tarımsal verim kaybı bakımından ciddi risklerle karşı karşıyadır.
Bu tablo yalnızca Antalya’yı, Çukurova’yı veya Güneydoğu Anadolu’yu ilgilendirmiyor.
Güneyde üretim azalırsa kuzeydeki pazarın fiyatı yükselir. Barajlar çekilirse sanayinin üretimi etkilenir. Tarla geçindirmezse kentlerin nüfusu artar. Aşırı sıcaklar turizm sezonunu, çalışma saatlerini ve sağlık harcamalarını değiştirir.
İklim krizi bir domino taşı gibidir. İlk taşın nerede devrildiğine bakarken son taşın kendi evimize düşebileceğini unutmamalıyız.
Türkiye’nin kuzeyindeki daha serin, su kaynakları bakımından görece avantajlı toprakların uzun vadede ekonomik ve stratejik değer kazanması mümkündür. Ancak Karadeniz’deki yabancı arazi alımlarını doğrudan iklim hazırlığı olarak açıklayacak yeterli kanıt bulunmuyor. Bu ilginin turizmden kur farkına, yatırım beklentisinden vatandaşlık tercihlerine kadar farklı nedenleri olabilir.
Bu nedenle “Araplar yaklaşan iklim krizini bildikleri için Karadeniz’den toprak alıyor” demek güçlü bir iddia fakat zayıf bir kanıt olur.
Söyleyebileceğimiz daha sağlam gerçek şudur: İklim değiştikçe suya erişimi bulunan, tarıma elverişli ve görece serin toprakların değeri artacaktır. Bu nedenle Türkiye, yalnızca sınırlarını değil; suyunu, tarım alanlarını ve doğal varlıklarını da uzun vadeli kamu yararı anlayışıyla korumalıdır.
Bu meseleye neden bu kadar önem veriyorum?
Ben bir çevre sağlığı doktora öğrencisiyim.
Aynı zamanda 27 yıllık gazetecilik hayatım boyunca çevreyi savunmayı yalnızca mesleki bir ilgi değil, yaşadığım toprağa karşı taşıdığım sorumluluk olarak gördüm. Uzmanlarla gerçekleştirdiğim televizyon programları da sağlık okuryazarlığımı geliştirdi.
Bu süreçte şunu öğrendim:
Bir hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi aramak önemlidir; fakat hastalığı doğuran şartları önceden ortadan kaldırmak çok daha değerlidir.
Bugün gezegenin ateşi yükseliyor. Teşhis büyük ölçüde belli, riskler biliniyor, yapılması gerekenlerin önemli bir bölümü de ortada.
Bizi çaresiz bırakan şey bilgisizlik değil; karar almakta gecikmemizdir.
Kaygılıyım. Çünkü iklim krizinin hızı ile hazırlıklarımızın hızı arasında büyük bir mesafe var. Korkuyorum. Çünkü bir gün çocuklarımız, “Sonuçlarını biliyordunuz; neden zamanında davranmadınız?” diye sorabilir.
Ama umutsuz değilim.
Çünkü riskin farkında olmak, hâlâ harekete geçebilecek zamana sahip olduğumuzu gösteriyor. Bugün alınacak kararlarla iklim göçünün büyüklüğünü, sıcaklığa bağlı ölümleri ve ekonomik kayıpları azaltmak mümkün.
Dünya Bankası da güçlü emisyon azaltımı ve dirençli kalkınma politikalarının öngörülen iç iklim göçünü yüzde 80’e varan ölçüde azaltabileceğini belirtiyor.
Demek ki gelecek yazılmış bir kader değildir.
Kalemi hâlâ bizim elimizdedir.
COP31 vitrin mi olacak, dönüm noktası mı?
COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek.
Bu organizasyon Türkiye için önemli bir diplomatik fırsattır. Fakat COP31’i yalnızca devlet başkanları, protokol araçları, dolan oteller ve Antalya’nın tanıtımı üzerinden değerlendirirsek zirvenin özünü kaçırırız.
Türkiye’nin ev sahibi olması, Türkiye’nin iklim politikalarının eleştiriden muaf olacağı anlamına gelmez. Tam tersine; ev sahipliği daha güçlü hedefler, daha fazla şeffaflık ve daha büyük sorumluluk gerektirir.
Şu soruların açık biçimde tartışılması gerekir:
Türkiye emisyonlarını hangi takvimle azaltacak? Kömürden çıkış ve fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunda nasıl bir yol izleyecek? Enerji ve sanayide dönüşümün maliyetini kim karşılayacak? Düşük gelirli yurttaşlar, çiftçiler ve çalışanlar bu dönüşüm sırasında nasıl korunacak? Belediyelerin iklim uyum yatırımları hangi kaynaklarla finanse edilecek?
Bir başka kritik konu da iklim adaletidir.
Sanayi devriminden bu yana atmosferi en fazla kirleten gelişmiş ülkelerle, tarihsel emisyon sorumluluğu daha düşük ülkeler aynı yükü taşıyamaz. İklim krizine en az katkı sağlayan yoksul toplumların en ağır bedeli ödemesi adil değildir. COP31; finansman, teknoloji paylaşımı, kayıp ve zarar mekanizmaları ile adil geçiş konularında somut ilerleme sağlamalıdır.
Türkiye de “gelişmekte olan ülke” söyleminin arkasına sığınmadan kendi sorumluluğunu üstlenmeli; fakat gelişmiş ülkelerden tarihsel sorumluluklarıyla orantılı finansman ve teknoloji desteğini güçlü biçimde talep etmelidir.
Ne yapılabilir?
COP31 öncesinde yalnızca hedef açıklamakla yetinilmemeli, uygulanabilir bir ulusal hazırlık programı oluşturulmalıdır:
- Her il için iklim ve sağlık risk haritaları hazırlanmalı.
- Belediyeler aşırı sıcak eylem planlarını tamamlamalı.
- Sıcaklık-nem değerleri tehlikeli seviyeye ulaştığında açık alanda çalışma düzeni değiştirilmelidir.
- Tarımda suyu daha verimli kullanan üretim modelleri desteklenmelidir.
- Su kayıp ve kaçaklarını azaltacak yatırımlar merkezi bütçeden ve iklim fonlarından finanse edilmelidir.
- Hastanelerde sıcak hava dalgalarına yönelik erken uyarı ve müdahale kapasitesi kurulmalıdır.
- Çocuklar, yaşlılar, kronik hastalar ve açık alanda çalışanlar için özel koruma programları geliştirilmelidir.
- Olası iç ve dış iklim göçüne ilişkin insan hakları temelli senaryolar hazırlanmalıdır.
- İklim politikalarının maliyeti dar gelirliye yüklenmemeli; adil geçiş fonu oluşturulmalıdır.
- Yerel yönetimlere görev verilmesiyle yetinilmemeli, görevle birlikte kaynak ve uzman desteği de sağlanmalıdır.
Çünkü finansmanı bulunmayan eylem planı, çekmecede bekleyen iyi niyet belgesinden ibarettir.
Dünya, Güneş’ten aldığı enerjiyi artık aynı kolaylıkla geri veremiyor.
Peki biz, dünyadan aldıklarımızın karşılığını verebiliyor muyuz?
Toprağın bereketinden yararlandık, suyunu kullandık, ormanların nefesini içimize çektik. Şimdi bizden istenen, gelecek kuşakların payını bugünden tüketmemektir.
COP31 bir tanıtım kampanyası değil, ciddi bir hesaplaşma olmalıdır. Devletin, sanayicinin, yerel yönetimlerin, medyanın ve tek tek hepimizin sorumluluğunu konuştuğumuz bir dönüm noktasına dönüşmelidir.
Çünkü tehlikeyi bilmek bir ayrıcalık değil, sorumluluktur.
Neyse ki farkındayız.
Neyse ki hâlâ geç değil.
Ama bunun sevincini yaşayabilmemiz için, farkındalığı bugünden eyleme dönüştürmemiz gerekiyor.


ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.