Bugün bir cümle gördüm. Uzun süre aklımdan çıkmadı: “Sen bir kadınsın. Yaradan’la doğrudan bir bağın var.” Ne kadar güçlü bir cümle… Ama sonra düşündüm. Biz kadınlara “güçlü olun” derken bile acaba başka bir yük mü bindiriyoruz omuzlarına?
Kadın da İnsandır
Çünkü ben artık şu “kadın güçlüdür” cümlesini de biraz sorguluyorum. Kadın güçlü olmak zorunda değil. Kadın her şeyi göğüslemek zorunda değil. Kadın her krizde dimdik ayakta durmak zorunda değil.
Kadın her haksızlığa karşı savaşmak, her çocuğu kurtarmak, her yarayı sarmak, herkesin yükünü taşımak, bütün hayatı organize etmek ve bunu yaparken de gülümsemek zorunda hiç de değil.
Hatta söyleyeyim: Kadının saçmalama hakkı vardır. Yanlış karar verme hakkı vardır. Bazen hiçbir şey yapmak istememe hakkı vardır. Yorulma, ağlama, öfkelenme, hata yapma, tökezleme, “Ben bugün bunu beceremeyeceğim” deme hakkı vardır. Çünkü kadın da insandır.
Asıl meselemiz galiba burada başlıyor. Biz insanı insan olarak görmekte zorlanıyoruz. Kadına bakarken onu ya bir “mağdur” yapıyoruz ya da bir “kahraman”. İkisinin arasında ise koskocaman bir insanlık alanı var. Ve o alanı unutuyoruz.
Güçlü Olmak Zorunda mıyız?
Ben yıllardır kadınlarla, çocuklarla, ihtiyaç sahipleriyle, toplumun farklı kesimleriyle iç içe çalışmalar yapan biriyim. Çok mücadele ettim. Bazen tek başıma mücadele ettim. Bazen yoruldum. Bazen “Ben bunu neden yapıyorum?” dediğim oldu. Bazen ağladım. Bazen öfkelendim. Bazen de gerçekten gücüm kalmadığını hissettim.
Ama bütün bunların sonunda kendime şu soruyu sordum: Ben güçlü olmak zorunda mıyım? Belki de hayır. Belki mesele güçlü olmak değil. Belki mesele dirençsiz olmamak. Çünkü biz bu ikisini de birbirine karıştırıyoruz.
Pes etmemeyi “güçlü olmak” zannediyoruz. Vazgeçmemeyi “güçlü olmak” zannediyoruz. Her şeyi tek başına yapabilmeyi “güçlü olmak” zannediyoruz. Oysa insan bazen sadece dayanır. Bazen dayanamaz. Bazen yeniden ayağa kalkar. Bazen de birinin elini tutar.
Bunun hangisi insanı daha güçlü yapar, bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var: İnsanın her zaman güçlü olmak zorunda bırakılması da başka türlü bir yorgunluktur.
Mağduriyet Bir Kimlik Olduğunda
Bir de kadınlara biçtiğimiz o tuhaf “mağduriyet” elbisesi var. Burada belki tepki çekeceğim. Ama söyleyeceğim. Gerçekten haksızlığa uğramış kadınla, mağduriyeti bir kimliğe dönüştürmüş kadını birbirinden ayırmak zorundayız.
Çünkü evet maalesef!... Kadınlar haksızlığa uğrayabilir. Şiddet görebilir. Ekonomik olarak zorlanabilir. Ayrımcılığa maruz kalabilir. Bir başkasının yaptığı kötülüğün bedelini ödemek zorunda bırakılabilir. Bunların hiçbirini küçümsemiyorum.
Ama bir noktadan sonra insanın kendi mutsuzluğunu beslemeye başlaması da mümkün. Kendi çaresizliğini büyütmek… Her olayda kendini kurban pozisyonuna yerleştirmek… Kendi hayatının sorumluluğunu tamamen başkasına bırakmak… Ve zamanla bundan bir kimlik oluşturmak.
İşte buna da “kadın dayanışması” deyip geçemeyiz. Çünkü dayanışma, insanı çaresizliğine mahkûm etmek değildir. Tam tersine, ona yeniden özne olduğunu hatırlatmaktır. “Sen mağdursun, sen yapamazsın, sen güçsüzsün” demek de bazen şiddetin başka bir biçimidir. İyi niyetli bile olsa…
Kadını Yüceltirken Küçültmek
Sonra gündelik hayatımıza bakıyorum. Trafikte bir kadın kötü araba kullanıyor. Hemen: “Kesin kadın.” Bir erkek kötü kullanınca? “Kötü şoför.” Bakın, küçücük bir cümle ama içinde koskoca bir dünya var. Kadının yaptığı hata bireysel değil, cinsiyetine ait kabul ediliyor.
Bir kadın motosiklete biniyor. “Helal olsun kadına bak, motor kullanıyor!” Neden? Bir erkek motor kullandığında “Helal olsun erkeğe, motor kullanıyor” demiyoruz. Çünkü ondan zaten bekliyoruz. Kadın yaptığında şaşırıyoruz. Ve farkında olmadan onu takdir ederken bile küçültüyoruz. “Bunu senden beklemiyorduk.” Asıl söylediğimiz şey bu.
Kadını yüceltirken bile küçültebiliyoruz. “Kadın her şeyi başarır!” Güzel. Ama neden bunu söylemek zorundayız? Neden bir kadın sadece bir şeyi iyi yaptığı için insan olarak takdir edilemiyor? Neden yaptığı her şeyin altına “kadın” kelimesini koymak zorundayız?
Bir kadın çok iyi araba kullanıyorsa iyi şofördür. Bir kadın motosiklet kullanıyorsa motosiklet kullanıyordur. Bir kadın çok iyi iş yapıyorsa işini iyi yapıyordur. Bir kadın hata yaptıysa hata yapmıştır. Kadın olduğu için değil. İnsan olduğu için.
Performans Değil, İnsanlık
Belki de kadın meselesinde biraz fazla büyük laflar ettik. “Kadın güçlüdür.” “Kadın her şeyi başarır.” “Kadın dünyayı değiştirir.” “Kadın asla pes etmez.” Peki ya kadın bugün hiçbir şey başaramazsa? Ne olacak?
Ya bugün yatağından kalkmak istemiyorsa? Ya yanlış karar verdiyse? Ya saçmaladıysa? Ya birini kırdıysa? Ya kendi hayatını berbat eden bir karar aldıysa? Ya kendine bile “Ben ne yapıyorum?” diye soruyorsa? Kadının bütün bunları yapma hakkı yok mu?
Neden kadını ancak güçlü olduğunda alkışlıyoruz? Neden ancak fedakâr olduğunda seviyoruz? Neden ancak mücadele ettiğinde değerli görüyoruz? Neden kadının değerini performansına bağlıyoruz? Kadın, hiçbir şey başarmadığı bir günde de kadındır. Hatta daha önemlisi: İnsandır.
Kendinden Vazgeçme
Ve belki başta söylediğim o cümleye burada yeniden dönmek gerekiyor. “Sen bir kadınsın. Yaradan’la doğrudan bir bağın var.” Ben bunu artık “O halde güçlü olmak zorundasın” diye okumuyorum. Tam tersine… Belki bu bağ, kadının her zaman dimdik durmasıyla ilgili değildir. Belki hayatın kendisini taşıyabilmesiyle ilgilidir.
Bir hayatı dünyaya getirmekten söz ediyoruz. Ama yalnızca biyolojik anlamda da değil. Kadınlar hayatın içinde defalarca yeniden doğuyor. Bir evlilik bitiyor, yeniden başlıyor. Bir çocuk büyüyor, anne yeniden kendini buluyor. Bir iş batıyor, yeniden kuruluyor. Bir hayal yıkılıyor, başka bir hayal kuruluyor. Bir kadın yıllarca başkaları için yaşayıp bir gün kendisine dönüyor. Ve bazen yeniden doğmak için önce biraz dağılmak gerekiyor.
O yüzden bugün kendini güçlü hissetmeyen kadına söylemek istediğim şey şu: Güçlü olmak zorunda değilsin. Bugün yorulduysan yoruldun. Bugün ağladıysan ağladın. Bugün saçmaladıysan saçmaladın. Bugün yanlış yaptıysan yaptın. Bunların hiçbiri seni eksiltmez.
Ama bir şeyi birbirinden ayıralım: Yorulmak başka, kendinden vazgeçmek başka. Yardım istemek başka, kendi hayatının sorumluluğunu tamamen başkasına bırakmak başka. Mağdur olmak başka, mağduriyeti kimliğe dönüştürmek başka. Güçlü olmak başka, direnç göstermek başka. Ve belki en önemlisi: Kendini sevmek başka, kendini her koşulda haklı görmek başka.
Ben kız kardeşlerime “Güçlü olun” demek istemiyorum artık. Çünkü belki zaten çok yoruldunuz. Ben size başka bir şey söylemek istiyorum. Kendiniz olun. Bazen güçlü. Bazen güçsüz. Bazen cesur. Bazen korkak. Bazen akıllı. Bazen inanılmaz derecede saçma. Bazen kararlı. Bazen kararsız. Bazen tek başınıza. Bazen birinin omzunda.
Ama ne olursa olsun, kendi hayatınızın öznesi olun. Çünkü siz bir kurban değilsiniz. Bir kahraman olmak zorunda da değilsiniz. Bir başkasının size biçtiği role sığmak zorunda hiç de değilsiniz.
Ve bugün kendini yorgun, çaresiz, yalnız ya da vazgeçmenin eşiğinde hisseden kız kardeşim… Sana “Güçlü ol” demeyeceğim. Sadece kendinden vazgeçme. Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey güçlü olmak değil; bir gece durmak, bir sabah yeniden nefes almak, bir el tutmak, biraz ağlamak, biraz susmak ve sonra kendi hayatına yeniden dönmektir.
Belki de Yaradan’la doğrudan bağ dediğimiz şey tam olarak budur. Sana her zaman güçlü olmanı emreden bir bağ değil… Sana, bütün kırılmışlığının içinde bile yeniden başlayabilme ihtimalini veren bir bağ.
Ve ben artık kadınlara şunu söylemek istiyorum: Kendinizi ne kutsayın ne küçümseyin. Kendinizi insan olarak görün. Çünkü kadın olmak zaten başlı başına bir mucize olabilir. Ama kadın olmak, mükemmel olmak değildir. Kadının hata yapma hakkı vardır. Kadının yorulma hakkı vardır. Kadının vazgeçmek isteme hakkı bile vardır. Ve evet… Kadının bazen saçmalama hakkı da vardır.
Çünkü insanın en büyük özgürlüğü belki de kusursuz olmak zorunda olmadığını bilmektir.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.