Sahip olmak mı, anlam mı?

Ömrümüzün ne kadarını sahip olmak için harcıyoruz, hiç düşündünüz mü?

Para kazanmak için.

Mal, mülk, servet edinmek için.

Bir makama gelmek, bir unvan almak, daha fazla tanınmak, daha güçlü olmak için...

Ve garip olan şu:

İnsan çoğu zaman ulaşamadıklarından dolayı mutsuz olduğunu düşünüyor. Oysa istediğine ulaşıp yine mutlu olamadığında iş biraz karışıyor.

Çünkü yıllarca peşinden koştuğu şey eline geçtiğinde fark ediyor ki, mutluluk orada değilmiş.

Para geliyor, yetmiyor.

Makam geliyor, üstü var.

Şöhret geliyor, daha fazlası isteniyor.

Ev büyüyor, araba değişiyor, banka hesabındaki rakam artıyor ama insanın içindeki o boşluk bazen küçülmek yerine büyüyor.

Demek ki bir yerde yanlış soruyu soruyoruz.

“Daha neye sahip olabilirim?” diye sormak yerine, “Bu hayata nasıl bir anlam katabilirim?” diye sormamız gerekiyor.

Son zamanlarda Prof. Dr. Türker Kılıç’ın bağlantısallık üzerine anlattıklarını dinledikçe üzerinde daha fazla düşündüğüm mesele tam da bu.

Türker Kılıç, beyin cerrahisi ve nörobilim alanında çalışan bir bilim insanı. Beynin milyarlarca nörondan meydana gelmesine rağmen zihnin tek tek nöronlardan değil, onların birbirleriyle kurdukları bağlantılardan ve ortaya çıkan örüntülerden doğduğu fikrinden hareket ediyor. Bağlantısallık yaklaşımını da buradan yaşamın bütününe taşıyor.

Onun anlatımından benim çıkardığım en yalın sonuç şu:

Bir şeyi anlamak için yalnızca parçalarına değil, parçaların birbirleriyle kurduğu ilişkiye bakmak gerekiyor. İnsan da tek başına değil, içinde bulunduğu yaşam ağıyla anlam kazanıyor.

Kılıç’ın bağlantısallık savına inanıyorum.

Çünkü insanı yaşamın merkezine koyup geri kalan her şeyi onun hizmetine veren anlayışın karşısına son derece basit ama insanın zihnini kurcalayan bir soru koyuyor:

İnsan mı yaşam için, yaşam mı insan için?

Aradaki fark büyük.

Yaşamın insan için olduğuna inanırsanız dünyadaki her şeyi sahip olunabilecek bir nesne gibi görmeye başlarsınız.

Toprağa sahip olursunuz.

Paraya sahip olursunuz.

Şirkete sahip olursunuz.

Makamın sahibi olursunuz.

Gücün sahibi olmak istersiniz.

Yetmez, insanların üzerinde de söz sahibi olmak istersiniz.

Sonunda hayatı bile sahip olunacak bir şey zannedersiniz.

Oysa biz hayatın sahibi değiliz.

Hayatın içindeyiz.

Türker Kılıç’ın kullandığı yaprak ve orman metaforunu bu nedenle önemsiyorum.

Kendinizi tek başına bir yaprak olarak görürseniz bütün hikâyeniz o yaprağın büyüklüğü, güzelliği ve diğer yapraklardan daha yukarıda olup olmadığı üzerine kurulur.

Benim yaprağım daha büyük.

Benimki daha yeşil.

Ben daha yukarıdayım.

Benim dalım daha güçlü.

İnsanlığın sahip olma yarışı biraz da buna benzemiyor mu?

Oysa kafanızı kaldırıp ormanı gördüğünüz anda mesele değişiyor.

Yaprağın değeri diğer yaprakları geçmesinden değil, ormanın parçası olmasından geliyor.

İnsan da böyle.

Birbirimizden bağımsız değiliz.

Ailemize, dostlarımıza, yaşadığımız kente, topluma, doğaya, geçmişe ve bizden sonra geleceklere uzanan devasa bir bağlantının içindeyiz.

O hâlde benim için giderek daha önemli hâle gelen soru şu:

Ne kadarına sahip oldum değil, ne kattım?

Bir insanın hayatını biraz olsun güzelleştirdim mi?

Bir çocuğun önünü açtım mı?

Bir insanın bilgisini artırdım mı?

Yaşadığım şehre bir değer bıraktım mı?

Birinin umudunu çoğalttım mı?

Ürettim mi?

Öğrettim mi?

Paylaştım mı?

Benden başka birisine yararı dokunan bir şey yaptım mı?

Bunların cevabı “evet” ise orada anlam var.

Ve bana kalırsa mutluluk da sahip olmaktan ziyade orada saklı.

Çünkü günün sonunda makamdan kalkıyorsunuz.

Unvanınız bir başkasına geçiyor.

Şirketiniz el değiştiriyor.

Evinizi başkası kullanıyor.

Arabanızı başkası sürüyor.

Bankadaki paranız birilerine kalıyor.

Şöhretiniz zamanla unutuluyor.

Sahip olduğunuzu zannettiğiniz hemen her şey sizden ayrılıyor.

Ama kattığınız anlam öyle değil.

Birisine öğrettiğiniz bilgi, onun öğrettiği başka bir insanda yaşamaya devam ediyor.

Yaptığınız bir iyilik hiç tanımadığınız birisine kadar ulaşabiliyor.

Ürettiğiniz bir fikir sizden yıllar sonra başka bir insanın zihninde yeni bir fikre dönüşebiliyor.

İşte bağlantısallığı biraz da böyle anlıyorum.

Yaprak düşüyor.

Orman yaşamaya devam ediyor.

Türker Kılıç’ı ve bağlantısallık düşüncesini merak edenlere de küçük bir not düşeyim. İnternette Fatih Altaylı ile yaptığı programları ve farklı platformlardaki konuşmalarını bulup izleyebilirsiniz. Bağlantısallık üzerine yazdıklarını da kitaplarından okuyabilirsiniz.

Ben dinledikçe ve okudukça meseleyi bir beyin cerrahının beyinden başlayıp yaşamın anlamına kadar uzanan düşünsel yolculuğu olarak görmeye başladım.

Ve bundan sonra kendime daha sık soracağım bir soru var:

“Bugün neye sahip oldum?” değil,

“Bugün yaşama ne kattım?”

Türker Kılıç’ın bağlantısallık düşüncesinin toplumda daha fazla konuşulmasını önemsiyorum. Bu bilincin yayılması için de kendi imkânlarım ölçüsünde elimden geleni yapacağım.

Çünkü galiba en büyük yanılgımız, sahip olduklarımızı hayatımızın değeri zannetmek.

Oysa para kalıyor.

Makam kalıyor.

Evler, arabalar, şirketler kalıyor.

Unvanlar unutuluyor, şöhret sönüyor.

Bir ömür “benim” dediğimiz ne varsa, gün geliyor artık bizim olmuyor.

Geriye başka bir şey kalıyor:

Kime dokunduğumuz.

Neyi değiştirdiğimiz.

Ne ürettiğimiz.

Kimin hayatını biraz daha güzelleştirdiğimiz.

Ve yaşama ne kattığımız.

Belki de gerçek zenginlik budur.

Çok şeye sahip olmak değil, çok anlam bırakmak.

Çünkü hepimiz bir gün o daldan düşeceğiz.

O gün geldiğinde kaç yaprağın bize ait olduğunun hiçbir önemi kalmayacak.

Asıl mesele şu:

Biz o ormandan geçerken, ormanı nasıl bıraktık?

Ben artık buna bakıyorum.

Sahip olduklarıma değil, bırakacağım anlama. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.