Çocuklara sürekli kitap okumalarını söylüyoruz. İyi bir okul kazansınlar, kendilerini geliştirsinler, ileride iyi bir işleri olsun istiyoruz. Peki o okul bitip işe girildiğinde okumaya ne oluyor? Bir romanın, tarih kitabının ya da felsefeyle geçirilen bir akşamın hayatımızda hala yeri var mı? Yoksa okumayı, sonunda diploma alınan bir hazırlık dönemi olarak mı görüyoruz?
Bence kitapla kurduğumuz ilişkinin önemli bir sorunu burada başlıyor. Öğrenmenin değerini, bize kısa sürede sağlayacağı faydayla ölçmeye alışıyoruz. Bir eğitim maaşımızı artıracaksa anlamlı, bir sertifika işimize yarayacaksa gerekli. Bir insanın sadece merak ettiği için bir konunun peşine düşmesini ise bazen fazla uğraş olarak görüyoruz. “Bunları öğrenip ne yapacaksın?” sorusunun içinde, meraka ayırdığımız dar alan da var.
Oysa hayatımızda vereceğimiz kararlar, mesleğimizin sınırlarına sığmıyor. Bir ekonomik vaadi değerlendirirken, çocuğumuzun eğitimini düşünürken veya yaşadığımız şehir hakkında karar verirken farklı alanlardan beslenmeye ihtiyacımız var. Bir roman bize hiç yaşamayacağımız bir hayatın içinden bakma imkanı sunabilir. Tarih okumak, bugün ilk kez karşılaştığımızı sandığımız bir tartışmanın geçmişini gösterebilir. Bunların karşılığını ay sonunda hesabımıza yatan bir tutar olarak göremiyoruz.
Türkiye’deki tabloya bakarken ezbere bir karamsarlığa da kapılmamak gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının 2025 bültenine göre halk kütüphanelerinde 26 milyonu aşan kitap ve yaklaşık 7,2 milyon kayıtlı üye bulunuyor. Üye sayısı bir yılda yüzde 6,4 artmış. Buna karşılık ödünç verilen materyal sayısı yaklaşık 9,3 milyondan 8,9 milyona gerilemiş. Kütüphanelere erişimle düzenli okuma alışkanlığını ayrı değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Kendi satın aldığı kitapları okuyan, dijital kaynaklardan yararlanan insanları da bu sayılarla ölçemiyoruz. Dolayısıyla “Kimse okumuyor” demek de “Kütüphaneler büyüdü, mesele çözüldü” demek de kolaycılık. Ben daha çok okuduklarımızla ne yaptığımızı merak ediyorum. Farklı bir görüşle karşılaştığımızda anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa zaten inandığımız şeyi doğrulayacak cümleyi mi arıyoruz?
Entelektüel gelişimi burada önemsiyorum. Bilmediğimiz bir konuda durabilmek, dayanağını sormak, gerektiğinde fikrimizi değiştirebilmek… Haber başlığından hükme geçmenin bu kadar kolay olduğu bir ortamda, bir düşüncenin nasıl kurulduğunu sabırla takip etmek kıymetli. Kitap okumak bunun için güçlü bir imkan. Yine de okuduğumuz her metni sorgulamadan kabul ediyorsak, çok sayfa çevirmiş olmamız bizi kendiliğinden iyi bir düşünür yapmıyor.
Aydın’a geldiğimizde ise elimizde küçümsenmeyecek bir başlangıç var. TÜİK’in 2025 verilerini aktaran yerel habere göre ilimizdeki 22 halk kütüphanesinde yaklaşık 431 bin kitap bulunuyor. Kayıtlı üye sayısı da 2024’te 112 bin 659 iken 116 bin 936’ya çıkmış. Bunlar olumlu işaretler, fakat Aydınlıların ne sıklıkla okuduğunu ve okudukları üzerine ne kadar konuştuğunu ayrıca düşünmemiz gerekiyor.
Efeler Belediyesi’nin hizmet sayfasında yer alan 18 kitap kafe de bu açıdan bir imkan. Kitaplara, internete ve çalışma ortamına erişim sağlanması önemli. Ben bu mekanların, sınav bittikten sonra da uğranan yerler olmasını isterim. Öğrencinin mezun olduktan sonra bir söyleşi için geri gelmesi, çalışan birinin akşam bir okuma grubuna katılması, orada kurulan ilişkinin devam etmesi şehre başka bir canlılık kazandırabilir.
Aydın’da bir mahallenin gelişimini konuşurken yeni yolları, konutları, dükkanları kolayca sayabiliyoruz. Bir gencin fikirlerini rahatça tartışabileceği ortamları aynı dikkatle konuşuyor muyuz? Üniversitede üretilen bilgiyle şehirdeki gündelik hayat arasında daha fazla bağ kurulmasını önemsiyorum. Tarımı, suyu, turizmi veya kentleşmeyi ele alan açık buluşmalar, okumanın yaşadığımız yere nasıl dokunduğunu da gösterebilir.
Elbette bütün sorumluluğu bireye yüklemek haksızlık olur. Kitap bütçesi ayıramayan, uzun çalışma saatlerinden sonra dinlenmeye ihtiyaç duyan, evinde sesiz bir köşe bulamayan insanlara yukarıdan bakarak okuma kültürü geliştiremeyiz. Erişilebilir kütüphaneler, çalışanların da yararlanabileceği saatler ve çocukların erken yaşta kitaplarla tanışması bu yüzden önemli. Okumayı isteyen insanın önündeki güçlüğü azaltmak gerekiyor.
Bir de bizim evde ve çevremizde verdiğimiz mesaj var. Çocuğa kitap okumasını söyleyip kendi merakımızı hiç beslemiyorsak, sözümüzün karşılığı zayıflıyor. Her okumanın sonunda sınav, özet veya başarı beklemek de kitabın keyfini gölgeleyebilir. Bazen bir kitabı yalnızca hoşumuza gittiği için okumaya, bitirdiğimizde de bir arkadaşımızla konuşmaya ihtiyacımız var.
Çok kitap okuyan insanın kendisini başkalarından üstün görmesi de bu ilişkiye zarar veriyor. Entelektüel birikimin insana biraz daha dikkatle dinlemeyi öğretmesini beklerim. Bir esnafın deneyimini, bir çiftçinin gözlemini veya bir işçinin hayatını küçümseyen okurluk bana eksik geliyor. Kitapla hayatın birbirini açıklayabildiği yerde daha fazla şey öğrenebiliriz.
Aydın’ın geleceğini düşünürken benim görmek istediğim, insanların öğrenmeye okuldan sonra da devam edebilmesi. Bunun için büyük iddialardan önce sürdürülebilen küçük alışkanlıklar gerekiyor. Aynı masada buluşup bir kitabı tartışmak, bir konuşmaya katılmak, bilmediğimiz bir konuyu araştırmak. Çocuklarımıza iyi bir gelecek hazırlamak istiyorsak, onların bizi mezuniyetten sonra da öğrenirken görmesi iyi bir başlangıç olur.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.