• 27 Eylül 2026, Pazar

Fonlarda Ne Oldu, Tera Neden Gündemin Merkezinde?

Son günlerde ekonomi gündeminde yeni bir kriz konuşuyoruz.

Fon krizi.

Bu hikâyenin temelinde oldukça basit bir soru var:

Elinizde milyarlarca liralık varlık olabilir ama gerektiğinde bunu gerçekten paraya çevirebilir misiniz?

Önce yatırım fonlarının nasıl çalıştığından başlayalım.

Biz paramızı bir yatırım fonuna yatırıyoruz.

Fon yöneticileri de bu paralarla hisse senedi, tahvil, mevduat veya farklı yatırım araçları satın alıyor.

Biz hangi hisseyi alacağımızı tek tek seçmiyoruz.

Bu işi bizim adımıza profesyonel yöneticiler yapıyor.

Buraya kadar her şey normal.

Problem ise bazı fonların portföylerinde işlem hacmi düşük ve piyasada kolay alınıp satılamayan hisselerin önemli ağırlıklara ulaşmasıyla ortaya çıktı.

Bu hisselerin fiyatları yükseldikçe fonların getirileri yükseldi.

Fonların getirileri yükseldikçe yatırımcıların ilgisi arttı.

Yeni para geldikçe fonlar daha da büyüdü.

Kısacası çark para içeri girdiği sürece dönmeye devam etti.

Ama finans piyasalarında sadece paranın nasıl içeri girdiğine bakmak yetmiyor.

Bir de çıkış kapısının ne kadar büyük olduğuna bakmak gerekiyor.

Bunu gayrimenkul üzerinden düşünelim.

Elinizde 10 milyon lira değerinde bir ev olduğunu varsayalım.

Bugün satmak zorunda değilseniz 10 milyon liralık bir varlığınız olduğunu söyleyebilirsiniz.

Ama size;

“Bu evi yarın sabaha kadar satmanız gerekiyor.”

dersem durum değişir.

Belki 10 milyona alıcı bulamazsınız.

Belki 9 milyona, belki 8 milyona satmanız gerekir.

Fon piyasasında konuştuğumuz likidite problemi de temel olarak buna benziyor.

Fonun ekran üzerinde milyarlarca liralık portföyü olabilir.

Ama binlerce yatırımcı aynı anda parasını geri istemeye başladığında fondaki varlıkların önemli bölümü yeterince likit değilse problem başlıyor.

Ve son haftalarda Türkiye tam olarak bunu gördü.

15 Eylül'de Pusula Portföy, bazı yatırım fonlarında katılma payı iade ödemelerinde temerrüt oluştuğunu açıkladı.

Yani yatırımcı parasını geri istedi ancak ödeme tarafında problem ortaya çıktı.

Daha da dikkat çekici olan ise Pusula Portföy'ün 3 Eylül'deki KAP açıklamasında para piyasası fonu adına Tera Yatırım Menkul Değerler ile borsa dışında yüzde 40 faizle ters repo işlemi gerçekleştirdiğini açıklamış olmasıydı.

Buradan sonra olay yalnızca Pusula'nın problemi olmaktan çıktı.

Çünkü sistem içerisindeki şirketlerin, fonların ve yatırımların birbirleriyle ne kadar bağlantılı olduğu daha fazla sorgulanmaya başladı.

Bu noktada Tera ismi de gündemin merkezine yerleşti.

SPK'nın 17 Eylül'de aldığı kararla tasfiye sürecine giren 7 portföy yönetim şirketinden biri de Tera Portföy oldu.

Üstelik Tera Portföy'ün tasfiye kapsamındaki fonlarının işlemlerini yürütmek üzere Türkiye İş Bankası yetkilendirilirken diğer altı portföy şirketinin fonları için Ziraat Bankası görevlendirildi.

İşin ilginç tarafı ise krizden yalnızca birkaç hafta önce yapılan açıklamalarda görülüyor.

31 Ağustos'ta Tera tarafından yapılan KAP açıklamasında, Tera Portföy'ün bazı fonlarının SPK'nın yeni düzenlemelerine uyum sağladığı veya uyum çalışmalarını tamamlanma aşamasına getirdiği belirtiliyordu.

Şirket açıklamasında bunu güçlü kurumsal kapasitesinin ve etkin risk yönetiminin göstergesi olarak nitelendirmişti.

Aradan yaklaşık iki hafta geçti.

Ve aynı portföy şirketinin fonlarının önemli bir bölümü tasfiye sürecinin içerisinde yer aldı.

Bence yatırımcı açısından üzerinde durmamız gereken noktalardan biri tam olarak burada başlıyor.

Bir şirketin yaptığı açıklamayla yatırımcının gerçekte üstlendiği risk her zaman aynı şey olmayabilir.

Ama elimizdeki rakamlara bakarak sistemde ciddi bir likidite problemi oluştuğunu söyleyebiliriz.

SPK, 17 Eylül'de toplam 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiye edilmesine karar verdi.

23 Eylül'de açıklanan resmi rakama göre bu fonlarda bulunan tekil yatırımcı sayısı 455 bin 758 kişi.

Yaklaşık yarım milyon yatırımcı.

Tasfiye kararı elbette bu insanların bütün parasının yok olduğu anlamına gelmiyor.

Fonların içerisindeki varlıkların satılması ve elde edilen paranın yatırımcılara aktarılması gerekiyor.

Fakat problem zaten burada.

Bu varlıkları hangi fiyatlardan satabileceksiniz?

Eğer piyasada yeterli alıcı yoksa ne olacak?

SPK'nın başlangıçta üç ay olarak belirlenen bazı tasfiye sürelerini altı aya çıkarmasının gerekçelerinden biri de bu.

Kurum açıkça, fonların portföylerindeki varlıkların uygun olmayan piyasa koşullarında hızla satılmasının önüne geçmeyi amaçladığını söylüyor.

Aslında bu karar bize problemin büyüklüğü konusunda önemli bir şey anlatıyor.

Demek ki bazı varlıkları hızlı satmaya çalışmak, fiyatlarda daha büyük bozulmalara neden olabilecek durumda.

Ve bunun etkisi yalnızca fonlarla sınırlı kalmadı.

Fonlardan para çıkışı başladığında yöneticilerin yatırımcıya ödeme yapabilmek için bir yerden nakit yaratması gerekiyor.

Satılması zor hisseleri satamıyorsanız ne yaparsınız?

Satabildiğiniz hisseleri satarsınız.

İşte bu nedenle fondaki likidite problemi Borsa İstanbul'un büyük ve likit hisselerine kadar yayıldı.

BIST 100 kriz haftasında yüzde 8'in üzerinde geriledi ve Mart 2025'ten bu yana en sert haftalık düşüşünü yaşadı. Reuters'ın aktardığına göre düzenleyicilerin müdahalesinin arkasındaki temel nedenlerden biri de fonlardaki likidite sorununun genel piyasa üzerinde oluşturduğu bu satış baskısıydı.

Yani bir noktada şöyle bir zincir oluştu:

Fonların içerisinde likit olmayan hisseler vardı.

Yatırımcılar çıkmak istedi.

Fonlar nakit bulmak zorunda kaldı.

Likit olmayan hisseler kolay satılamadı.

Bu kez satılabilen hisseler satıldı.

Borsa düştü.

Borsa düştükçe yatırımcı paniği arttı.

Yeni çıkış talepleri geldi.

Ve başlangıçta birkaç fonun problemi gibi görünen konu bütün piyasanın gündemine yerleşti.

Tera meselesini de bence bu zincirin içerisinde okumamız gerekiyor.

Çünkü burada sadece bir şirketi konuşmuyoruz.

Tera Yatırım'ın yüzde 99'una sahip olduğu Tera Portföy'ü, Tera Portföy tarafından yönetilen fonları, bu fonların yatırım yaptığı şirketleri ve aynı sistem içerisindeki farklı şirketlerle gerçekleştirilen işlemleri konuşuyoruz.

Finans dünyasında buna bazen “yoğunlaşma riski” veya “bağlantılılık riski” diyebiliriz.

Tek başına bağlantılı şirketlerin birbirleriyle işlem yapması bir usulsüzlük anlamına gelmez.

Ama sistem büyüdükçe şu soru daha önemli hale geliyor:

Risk gerçekten dağılıyor mu, yoksa farklı şirket ve fon isimleri altında aynı yerde mi birikiyor?

Bence bu krizden yatırımcı olarak almamız gereken esas ders de burada.

Bugüne kadar bir fon seçerken genellikle ilk baktığımız şey geçmiş getirisi oldu.

Son bir ay ne kazandırmış?

Son bir yıl ne kazandırmış?

Rakip fonlardan daha fazla mı getirmiş?

Ama belki artık birkaç soru daha sormamız gerekiyor.

Bu fon bu getiriyi hangi varlıklardan elde etmiş?

Portföyündeki hisselerin halka açıklık oranları ne?

Günlük işlem hacimleri ne kadar?

Fonun büyüklüğüne kıyasla bu hisseler ne kadar likit?

Fonun yöneticisiyle yatırım yapılan şirketler veya işlem yapılan kurumlar arasında nasıl ilişkiler var?

Ve bence en önemlisi:

Ben paramı geri istediğimde karşı tarafta gerçekten yeterli nakit olacak mı?

Finans piyasalarında güzel zamanlarda likiditeyi kimse konuşmaz.

Çünkü herkes alıcıdır.

Fiyatlar yükselir.

Fonlar büyür.

Getiriler konuşulur.

Ancak piyasa tersine döndüğünde gerçek risk ortaya çıkar.

Çünkü yatırım dünyasında bazen mesele ne kadar paranız olduğu değildir.

O paraya ne kadar sürede ulaşabildiğinizdir.

Bugünkü fon krizi bize sadece bazı fonların veya bazı şirketlerin hikâyesini anlatmıyor.

Bize Türkiye'deki sermaye piyasalarının hızlı büyürken hangi riskleri yanında taşıdığını da gösteriyor.

Yaklaşık yarım milyon yatırımcının doğrudan etkilendiği bir olaydan bahsediyorsak artık bunu birkaç fonun problemi olarak göremeyiz.

Belki bundan sonra yatırım yaparken;

“Ne kadar kazandırıyor?”

sorusundan önce başka bir soru sormamız gerekiyor:

“Bu sistem kötü gün geldiğinde nasıl çalışıyor?”

Çünkü iyi günde herkes iyi yatırımcıdır.

Asıl mesele, çıkış kapısına herkes aynı anda yöneldiğinde ne olduğudur. 

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.