Son yıllarda ekonomi üzerine ne zaman konuşulsa karşımıza iki farklı cümle çıkıyor. Bir tarafta “Türkiye ekonomisi büyüyor” deniliyor, diğer tarafta insanlar geçinmekte zorlandıklarını söylüyor.
Aslında ikisi de doğru.
Türkiye ekonomisi son 5 yılda reel olarak yaklaşık yüzde 32,4 büyüdü. Kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla da 2025 yılında 18 bin 40 dolara ulaştı. Yani rakamlar, ülkenin toplam ekonomik büyüklüğünün son 5 yılda arttığını gösteriyor.
Ancak ekonominin büyümesiyle vatandaşın cebine giren paranın artması aynı şey değil. Ülkenin geliri artabilir; fakat ortaya çıkan gelir toplumun her kesimine aynı ölçüde ulaşmayabilir.
Zaten insanların “Ekonomi büyüyorsa benim alım gücüm neden azalıyor?” diye sormasının nedeni de bu.
Gelirin nasıl dağıldığını anlamak için bakılan temel göstergelerden biri Gini katsayısı. Bu rakam yükseldikçe gelir dağılımındaki eşitsizlik artıyor.
TÜİK’in son verilerinde Türkiye’nin Gini katsayısı 0,410 olarak açıklandı. Bir önceki araştırmada 0,413’tü. Küçük de olsa bir iyileşme var. Fakat gelir gruplarının aldığı paylara bakıldığında aradaki fark hâlâ oldukça büyük.
Türkiye’de en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik kesim, toplam gelirin yüzde 48’ini alıyor. En düşük gelirli yüzde 20’nin payı ise yüzde 6,4’te kalıyor. Yani en yüksek gelirli grubun aldığı pay, en düşük gelirli grubun payının 7,5 katı.
Açıkçası bu tabloda benim en çok dikkatimi çeken ve dikkat edilmesi gereken kesim, ortada kalan yüzde 60.
Nüfusun çoğunluğunu oluşturan bu kesim, toplam gelirin yüzde 45,6’sını alabiliyor. Nüfus içindeki ağırlığı yüzde 60 olan bir grubun gelirden aldığı pay bunun oldukça altında.
Hesabı biraz basitleştirelim. Türkiye’de ortalama gelire 100 dersek, en yüksek gelirli yüzde 20’nin grup ortalaması 240’a çıkıyor. En düşük gelirli yüzde 20’nin ortalaması 32’de kalıyor. Ortadaki yüzde 60’ın ortalaması ise 76.
Bu rakamlar, elbette o gruplardaki herkesin aynı geliri kazandığını göstermiyor. Fakat bize önemli bir şey söylüyor: Toplumun büyük bir kısmı, haberlerde gördüğümüz ülke ortalamasının altında yaşıyor.
Dolayısıyla kişi başına düşen gelir yükseldiğinde herkesin gelirinin o seviyeye çıktığını düşünmek Türkiye şartlarında yanlış oluyor.
Burada bir noktayı daha birbirine karıştırmamak lazım. Bugünkü gelir dağılımı tablosu, son beş yıldaki büyümenin doğrudan hangi kesime ne kadar gittiğini tek başına kanıtlamıyor. Bunu söyleyebilmek için farklı gelir gruplarının kazançlarının yıllar içinde nasıl değiştiğine, çalışanların ve sermayenin toplam gelirden aldığı paylara ve sosyal yardımların etkisine de bakmak gerekir.
Yine de elimizdeki tablo, büyüme rakamlarıyla vatandaşın yaşadığı ekonomi arasındaki farklılıkları görmemize yardımcı oluyor.
Ücretlinin, emeklinin, çiftçinin ya da küçük esnafın geliri genel ortalama kadar artmıyorsa ülkenin kişi başına geliri yükselse bile bu artış herkesin hayatına aynı şekilde yansımıyor.
Aydın’da yaşayan bir aile ekonomiyi büyüme oranlarından takip etmiyor. Markette ödediği hesaba, ev kirasına, çocuğunun okul masrafına, akaryakıt giderine ve ay sonunda elinde kalan paraya bakıyor. Büyüme bu alanlarda hissedilmeyince açıklanan rakamlar insanlara doğal olarak uzak geliyor.
Elbette herkesin aynı geliri elde etmesi beklenemez. Eğitim, meslek, sermaye, girişimcilik ve alınan riskler farklı gelirler ortaya çıkarır. Burada tartışılması gereken, insanların neden aynı parayı kazanmadığı değil; ülke büyürken ortaya çıkan refahın toplumun ne kadarına ulaşabildiğidir.
Türkiye büyüyor, evet. Ancak bu cümle ekonomik tablonun tamamını anlatmaya yetmiyor. Asıl bakmamız gereken, bu büyümenin vatandaşın gelirine ve yaşamına ne ölçüde yansıdığı.
Çünkü insanları ilgilendiren yalnızca ülkenin ne kadar büyüdüğü değil, kendilerinin bu büyümenin neresinde kaldığı.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.