Cesareti, hayatını kökünden değiştirecek o büyük kararı almaktan ibaret zannedenlerden misin?
Ya da “cesaret” denildiğinde aklına ilk kahraman olmak mı geliyor?
Her şeyin dengesini değiştirecek o adımı atmak mı senin için cesaret?
Çantanı alıp çıkmak…
İstifa etmek…
Bir insanla bağlarını koparmak…
Başka bir şehre taşınmak…
Çocuk sahibi olmak…
Ya da cesaret, senin için yanan bir binaya girmek mi? Hayatını hiçe saymak ya da belki de binlerce kişinin önünde sahneye çıkmak mı?
Eğer cesaret ya da kahramanlık kelimelerinin sendeki karşılığı tam olarak bunlarsa, gel, biraz da başka bir yerden bakalım.
Bence cesaret, yolun dışında kalmaktansa yolun başında olmaya razı olmaktır.
Bir şeyi bilmemeyi kendine hak görmektir.
Üstelik düşününce, hepimiz hayatın pek çok alanında zaten acemiyiz.
Bilmediğimiz bir yemeği ilk kez yapıyoruz, daha önce gitmediğimiz bir yerde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz, yeni bir uygulamayı kurcalaya kurcalaya öğreniyoruz. Yeni tanıştığımız bir insanı anlamaya çalışıyoruz. Hayat önümüze daha önce hiç karşılaşmadığımız bir mesele çıkarıyor ve ne yapacağımızı bilmeden onu çözmeye çalışıyoruz.
Bunların hiçbirinde acemiliğimiz dikkatimizi bile çekmiyor.
Çoğu zaman becerememek aklımızdan bile geçmiyor.
Ama konu hayallerimize gelince nedense tüm kötü ihtimaller zihnimize üşüşmeye başlıyor ve her bir düşünce bir hapishane parmaklığına dönüşüveriyor. Daha adım atmadan rezil oluyoruz, para kaybediyoruz, kınanıyoruz, dışlanıyoruz, utançtan evden çıkamaz hâle geliyoruz.
Haksız mıyım?
Çok istediğimiz bir işe başlarken, yazmak, üretmek, sahneye çıkmak, yeni bir meslek öğrenmek ya da yıllardır içimizde taşıdığımız herhangi bir hayalin peşinden gitmek isterken daha ilk günden iyi olmak istiyoruz.
Sanki hayalini kurduğumuz şeyin acemisi olmaya hakkımız yokmuş gibi…
Sanki çok istiyorsak çok iyi başlamalıymışız gibi…
Sanki tökezlemek, o yolun doğal bir parçası değil de sadece bizim başımıza gelecek bir uğursuzlukmuş gibi…
İnsan, hayatının sıradan alanlarında acemiliğini bu kadar kolay kabul edebiliyorken neden hayallerine giden yolda kendisinden ustalık bekliyor?
Belki de cesaret tam da burada başlıyor:
Bir hayalin acemisi olmayı göze alabilmekle.
Her şeyi bilmemenin, her şeye hazır olmamanın, hatta bazen ne yaptığından pek de emin olmamanın utanç verici olmadığını kabul etmekle…
Zaman zaman el yordamıyla yolunu bulmaya, bazen kaybolmaya, karanlığa düştüğünde gözlerinin oraya alışmasını beklemeye izin vermekle…
Ve belki de en önemlisi, seni köşeye sıkıştıran o iç ses “Olmadı, olmayacak!” diye azarlarken onu duyup yine de yolun başında biraz daha kalabilmekle başlıyor cesaret.
İçinde bulunduğumuz çağ, ne yazık ki bizi her şeyin sonuçtan ibaret olduğuna alıştırdı; çünkü çoğu zaman yalnızca sonucu görüyoruz.
Başarıyı görüyoruz ama başarısız olmuş onlarca denemeyi bilmiyoruz.
Varılan yeri görüyoruz ama kaybolunan yolları bilmiyoruz.
Birinin kitabını görüyoruz, boş sayfanın karşısında geçirdiği günleri değil.
Kurulan işi görüyoruz, ilk müşterinin siparişini iptal edişini değil.
Sahnedeki insanı görüyoruz, sahneye çıkmadan önce titreyen ellerini değil.
Aslında çoğu zaman hikâyenin yalnızca alkışlanan kısmını görüyoruz.
Oysa bir anda alınmış gibi görünen kararların, bir gecede elde edilmiş gibi duran başarıların arkasında çatışmalarla dolu bir hikâye, tek tek aşılmış engeller, kimsenin görmediği başarısızlıklar ve muazzam bir prodüksiyon var.
Yani “başarı” dediğimiz şey, uzun zamandır devam eden görünmez bir yolculuğun nihayet görünür hâle gelmesinden başka bir şey değil.
O hâlde cesaret tanımımızı değiştirmekle başlayalım mı?
Sana yüzde yüz işe yarayacağına inandığım tek bir tavsiye vereceğim:
Gerçek hayat hikâyelerinin tamamını oku, izle ve etrafındaki insanları gerçekten dinle.
Göreceksin ki hiç kimse tam anlamıyla hazır değil.
Hiç kimse bütünüyle korkusuz değil.
Hiç kimse sonuçtan tamamen emin değil.
Cesur dediğimiz insanlar korkmayan insanlar değiller; korktukları hâlde hareket eden insanlar.
Her seferinde kendilerine sonsuz bir güven duymuyorlar. Bazen yalnızca, kendilerine güvenmeden de bir adım atabileceklerini öğreniyorlar.
Çünkü kendine güvenmek her zaman yola çıkmanın ön koşulu değildir. Bence tam tersine, güven dediğimiz şey yürüdükçe oluşur.
Önce adım gelir, sonra güven.
Önce denersin, sonra yapabildiğini görürsün.
Önce acemi olursun, sonra öğrenirsin.
Cesur insanlar başarısızlığı da içselleştirmiyorlar. Onu kendileri hakkında verilmiş nihai bir hüküm gibi görmüyorlar.
Bir şeyin olmamasıyla “Ben yapamam.” demek arasındaki farkı biliyorlar.
Hiç denememektense,
“Denedim, bu sefer olmadı.” demeyi tercih ediyorlar.
Ve dikkat et, o cümlede küçücük ama çok kıymetli iki kelime var:
“Bu sefer.”
Çünkü “bu sefer” dediğinde aslında hikâyenin bitmediğini söylüyorsun.
“Bir daha deneyebilirim.” diyorsun.
“Bu sonuç benim kim olduğumu belirlemiyor.” diyorsun.
“Henüz olmadı ama bu, olmayacağı anlamına gelmiyor.” diyorsun.
“Bu sefer” dediğin anda başarısızlığın arkasına bir nokta değil, virgül koyuyorsun.
Bazen insanın kendisine verebileceği en büyük cesaret tam da bu iki kelimenin içinde saklıdır:
Bu sefer.
Şimdi gelelim sana…
Sen hangi hayalini, ilk adımı atmadığın için erteliyorsun?
Hangi isteğinin karşısında daha yolun başındayken “Benden olmaz.” diyorsun?
Neyi yapabilmek için önce korkunun geçmesini, kendine güveninin tamamlanmasını, şartların mükemmel olmasını bekliyorsun?
Ve daha önemlisi:
Neden henüz başlamadığın bir şeyde kendinden ustalık bekliyorsun?
Bak yol arkadaşım, inan bana; hayatta insanı, bir hayalinin peşinden giderken attığı küçücük bir adımdan daha canlı hissettiren çok az şey var.
Ama tek bir şartla:
İki sonraki adımı düşünmeyeceksin.
Bütün merdiveni görmeye çalışma.
Yolun sonunu bugünden bilmeye çalışma.
Henüz gelmemiş sorunları bugünden çözmeye çalışma.
Sadece önündeki adıma bak.
Bazen cesaret büyük bir karar değildir.
Bir kapıyı çarparak çıkmak, her şeyi geride bırakmak ya da korkusuz olmak hiç değildir.
Bazen cesaret, sabah kalkıp dün yapamadığını bugün bir kez daha denemektir.
Bazen “Bilmiyorum ama öğreneceğim.” diyebilmektir.
Bazen acemi görünmeyi göze almaktır.
Bazen de herkes yolun sonunda nerede olacağını sorarken, senin henüz yolun başında olduğunu utanmadan söyleyebilmendir.
Çünkü yolun başında olmak, hâlâ yolda olmak demektir.
Evet!
Yolun başında korku var.
Acemilik var.
Yanlış yollar var.
Tökezlemek var.
Ama bir şey daha var:
İhtimal.
Ve bazen insanın hayatını değiştiren şey, başaracağından emin olması değil; o ihtimalin peşinden gitmeye razı olmasıdır.
Şimdi kendine tek bir soru sor:
Benim bir sonraki küçük adımım ne?
Cevabını bulduysan yolun tamamını görmene gerek yok.
At o adımı.
Acemi ol.
Yanıl.
Öğren.
Gerekirse “Bu sefer olmadı.” de.
Ama yolun dışında durup bir gün hazır olmayı bekleme.
Çünkü bazı yollar, ancak yürümeye başladığında görünür.
Ve unutma:
Yolun başında olmak, yolun dışında olmaktan çok daha iyidir.
Hatırla istedim
Sevgiler
Didar



ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.