Son günlerde yatırım fonlarıyla ilgili haberler peş peşe geliyor. Portföy yönetim şirketleri, tasfiye kararları, borsada sert düşen hisseler, soruşturmalar… Birbirinden farklı pek çok başlık aynı anda karşımıza çıkınca, konuya uzak olanların kafasının karışması çok normal.
Bu fon olayından beri ailemden, yakınlarımdan ve arkadaşlarımdan benzer sorular duyuyorum: “Ne olmuş şimdi, fon falan bir şeyler oluyor?” Ben de merak edenlere buradan topluca cevap vermek istedim. Belki sizlerden de merak edenler vardır.
Bu konuyu anlatmaya çalışmamın bir nedeni de şu: Üniversitede doğrudan finans eğitimi almadım ancak işletme yüksek lisansım sırasında finans üzerine çok sayıda makale ve araştırma okudum; zamanla bu alana ilgim arttı ve bölümdeki akademik çalışmamı da finans alanında tamamladım. Sonrasında aldığım eğitimlerle de bu birikimi geliştirmeye devam ettim. Dolayısıyla şimdi anlatacaklarım, bu alanda uzman olduğumu iddia etmekten çok, konuya biraz daha yakından bakmış biri olarak, bildiklerimi anlaşılır biçimde herkesle paylaşma isteğinden ibaret.
Öyleyse gelin, en baştan başlayalım. Fon nedir, ne oldu ve bütün bunlar neden bu kadar konuşuluyor?
Yatırım fonunu en basit haliyle, birçok kişinin parasının bir araya getirilerek farklı yatırım araçlarında değerlendirildiği ortak bir havuz gibi düşünebiliriz. Fonun içinde hisse senetleri, tahviller, para piyasası araçları, altın veya başka yatırım araçları bulunabilir. Biz bir fona yatırım yaptığımızda, tek tek bu varlıkları almak yerine fonun içindeki portföye ortak oluruz.
Buradaki önemli ayrıntı şu; yatırım fonu, bankadaki mevduat hesabı gibi sabit getiri garantisi vermez. Fonun değeri, içindeki varlıkların değerine göre yükselir veya düşer. Dolayısıyla geçmişte yüksek kazandırmış bir fon, gelecekte de aynı kazancı sağlayacak diye bir kural yoktur.
Peki son günlerde konuşulan mesele nerede başlıyor?
Bazı fonların, borsada fiili dolaşımı düşük olan, yani piyasada alınıp satılabilen hisse miktarı sınırlı olan bazı hisselerde yoğunlaşması önemli bir başlık haline geldi. Bir hissenin piyasada alınıp satılan kısmı sınırlıysa, yüksek miktardaki alışlar fiyatı hızlı biçimde yukarı taşıyabilir. Hissenin fiyatı yükseldikçe, o hisseyi elinde bulunduran fonun değeri de yükselir.
Buraya kadar kulağa gayet normal gelebilir. Çünkü bir hissenin fiyatı yükseldiğinde, onu elinde bulunduran herkesin yatırımı da değer kazanır.
Ancak burada önemli olan, o hisseyi ekranda görünen fiyattan gerçekten satıp satamayacağınız. İşte buna likidite diyoruz.
Likiditeyi, bir varlığı değerini fazla kaybetmeden ve kısa sürede paraya çevirebilme kolaylığı olarak düşünebiliriz. Çok işlem gören bir hisseyi satmak genellikle daha kolaydır. Piyasada alıcısı az olan bir hissede ise yüksek miktarda satış yapmak fiyatı aşağı çekebilir.
Örneğin bir hissenin son işlemi 100 liradan gerçekleşmiş olsun. Elinizde de bu hisseden yüklü miktarda bulunsun. Fakat piyasada 100 liradan alacak yeterli sayıda kişi yoksa, bütün hisselerinizi 100 liradan satamayabilirsiniz. Satış yapabilmek için 90 lira, 80 lira gibi daha düşük fiyatları kabul etmeniz gerekebilir.
İşte fon meselesinin kilit noktalarından birisi bu.
Fon yatırımcıları paralarını geri almak istediğinde, fonun da bu ödemeyi yapabilmesi gerekiyor. Bunun için elindeki varlıkların bir bölümünü satması gerekebilir. Eğer portföydeki bazı hisseler kolay satılamıyorsa, yüksek miktardaki satış fiyatların daha da düşmesine neden olabilir.
Fiyat düşünce fonun değeri azalır. Fonun değeri azalınca başka yatırımcılar da çıkmak isteyebilir. Bu kez daha fazla satış gerekir.
Yani süreci özetleyecek olursak; önce yatırımcı çıkmak ister ve fon satış yapar. Satış arttıkça fiyat düşer ve fonun değeri azalır. Bunun sonucunda daha fazla yatırımcı çıkmak ister.
Böyle bir döngü, özellikle likiditesi düşük varlıklara yoğunlaşan fonlar açısından önemli bir risk oluşturur.
Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) açıklamalarına göre; 2025’in son çeyreğinden itibaren bazı fonlarda ve fiili dolaşımı düşük bazı hisselerde, şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlendi. Yapılan inceleme ve düzenlemelerin ardından 17 Eylül’de yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu bazı fonların işlemleri kapatılarak tasfiye süreci başlatıldı. İlk açıklamada 130 olan tasfiye kapsamındaki fon sayısı, daha sonra 131 olarak güncellendi.
Burada “tasfiye” kelimesinin ne anlama geldiğini de bilmek önemli. Tasfiye, fonun içindeki paranın kaybolması demek değil. Fonun sahip olduğu varlıkların satılması, varsa borç ve diğer yükümlülüklerinin karşılanması ve geriye kalan tutarın yatırımcılara payları oranında dağıtılması anlamına geliyor.
Dolayısıyla “131 fon tasfiye ediliyor” demek, “131 fondaki bütün para yok oldu” demek değil ama bunun tersi de doğru değil. Bir başka deyişle, bugün fonda görünen değer ile tasfiye sonunda yatırımcının eline geçecek tutar aynı olmayabilir.
SPK’nın tasfiye süresini üç aydan altı aya çıkarması da aslında alacaklılar için daha avantajlı. Çünkü SPK’nın amacı, özellikle piyasada kolay işlem görmeyen varlıkların aceleyle çok daha ucuza satılmasının önüne geçerek, mümkün olduğunca uygun piyasa koşullarında satış yapılabilmesine zaman tanımak. Altı aylık süre ise tasfiyenin mutlaka altı ay süreceği anlamına gelmiyor; süreç daha erken de tamamlanabilir.
Meselenin soruşturma boyutunda ise bazı kişi ve şirketler hakkında hisse fiyatlarında manipülasyon yapıldığı iddialarıyla adli süreç yürütülüyor.
Tüm bu yaşananlardan yatırımcıların çıkaracağı ders; bir fonu değerlendirirken yalnızca ne kadar kazandırdığına bakmamak gerektiği. Seçtiğimiz fon parasını nereye yatırıyor, portföyünde neler var, bu yatırımlar ne kadar kolay nakde çevrilebilir ve ne kadar risk taşıyor; bunların hepsi önemli.
Çünkü yüksek getiri, düşük risk anlamına gelmiyor. Son günlerde yaşananlar da bize bir yatırımın ekranda görünen değeriyle, o değeri gerçekten nakde çevirebilmenin aynı şey olmadığını gösterdi.
Dilerim bu süreç, yatırımcılar için daha fazla belirsizlik yaratmadan, en az kayıpla tamamlanır.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.