• 27 Ekim 2026, Salı

LATMOS DAHA NE KADAR DİRENECEK?

Çok şükür bu yaz mevsimini de atlattık. Sizleri bilmem de ben hep bir orman yangını endişesiyle yaşadım. Çok şükür  ki, korktuğum olmadı. Bazı yangınlar oldu elbette de, benim asıl korkum Latmos’ta ve Milli Park’ta olabilecek yangın felaketleriydi. Allah koruyor. Özellikle Milli Parkta ciddi ve caydırıcı bir önlem alındığını düşünmüyorum.
Latmos, yani Beşparmak Dağları zaten Allah’a emanet. Oraları yangına gerek olmadan yok oluyor. Bir tarih ve kültür mirası olan o dağlar ne yazık ki madencilere peşkeş çekilmiş. Maden şirketleri  yüz yaşındaki fıstık çamlarını bile hoyratça söküp maden arıyorlar. Yani maden dediysem öyle altın, gümüş gibi kıymetli metaller ya da petrol, doğalgaz gibi enerji kaynakları aklınıza gelmesin. Çıkardıkları bir çeşit kaya parçaları.
Yoğun olarak çıkarılan “feldispat” isimli bir madenden söz ediliyor ki, seramik ve cam sanayisinde kullanılıyormuş. Bunun için o dağları böyle öksüz bırakmaya değer mi bilmiyorum. Ayrıca “kuvars” ve “kuvarsit” madenleri çıkarılıyor. Yanılmıyorsam bu madenler de çalışanları koah ve akciğer kanseri yaparak  ölümlere sebep oluyordu. Önemli değil elbette. İnsan canının ne değeri var ki, önemli olan yatırımcı para kazansın.
Sırf bunun için o cennet gibi doğayı talan ediyorlar. “ÇED raporu gerekli değildir” deyip izinler veriliyor. Maden şirketleri de kaza kaza çöle çeviriyorlar o dağları. Her zaman söylediğim gibi; uzaydan bile görünen birer kanser uru gibi her geçen gün büyüyorlar.
Görmeyenler için tekrar anlatalım efendim. Antik çağlardaki adı Latmos olan Beşparmak Dağları yeşilin her rengini görebileceğimiz, zeytin ve fıstık çamlarıyla kaplı harika bir yerdir. O dağlar bölgenin oksijen kaynağıdırlar.  Çalışkan insanları vardır. Belli bir irtifaya kadar zeytin ağaçları yoğundur. Ancak daha yüksek bölgeler tamamen fıstık çamlarıyla kaplıdır.
57 sene önce oralarda öğretmenlik mesleğine başladım. O güzel insanların çalışkanlıklarına ve gönül zenginliklerine o zamanlar tanık olmuştum.
Hayvancılık yapılırdı. Büyükbaş hayvanların yanı sıra keçi sürüleri varı. O zaman benim görev yaptığım Çavdar Köyü’nde yirmiden fazla sürü vardı. Ayrıca arıcılık da yapılırdı. Çam balıyla ünlüydü. Köylüler yine bir başka geçim kapısı olarak pamuk zamanı ovaya inerler, hem çapada, hem de hasatta çalışarak bütçelerine katkı yaparlardı.
*
Burada bir açıklama daha yapalım. Çam ağaçlarının mülkiyeti devlete aitti. Köylüler  sadece tohurundan yararlanabiliyordu. Hatta benden önceleri paylaşımda başka bir uygulama varmış. Köy Muhtarlığı bir açıklama yaparak kozak sezonu şu tarihte başlayacak dermiş. O tarihe kadar hiçbir köylü tek bir kozak bile toplamazmış. Belirtilen tarih geldiğinde bütün köy çoluğuyla, çocuğuyla köy meydanında toplanırmış. Muhtar ortaya çıkıp da “kozak sezonu başladı” diye anons edince hep birlikte koşup evvelden peyledikleri ağaçlara sahip olmaya çalışırlarmış. Ağaçlara sahip olabilmek için kimisi çarığını, kimisi şapkasını ağacın dibine atarak güya o ağacı sahiplenirlermiş. Bazen aynı anda iki veya daha fazla şapka aynı ağacın dibine düşünce de amansız kavgalar çıkarmış. Sonra devlet buna bir çözüm bulmuş. Ağaçlar ailelere pay edilmiş. Böylece herkesin çamlığı belli olmuş. Öyle ki tapusu olmadığı halde bu çamlıklar senetle alınıp satılır olmuş. Çoğunlukla bu alışverişlerde senetler öğretmen tarafından hazırlandığından çok fazla çamlık devrine tanık olmuştum.
Son söz; insan sağlığını da tehdit eden bu çevre katliamı neden kimseleri rahatsız etmiyor? İnsan canı bu kadar değersiz mi?

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.