Derya DEMİR

Henüz vaktin varken, bir kez daha düşün derim..

1 Aralık 2015, Salı

     

Karşımıza çıkan kişilerden tutun da başımıza gelen olaylara kadar hiçbir karşılaşma tesadüfi değildir. Hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş de öyle. Ve biz zaten biliyoruz ki tesadüf diye bir şey yoktur.

Yaşamamız gereken her şeyi istesek de istemesek de yaşamış oluyoruz. Ama bu yaşanmışlıklar bazen hayatımıza renk katıp anlam verirken, bazen de ruhumuzun derinliklerinde tamiri olmayacak yaralar ve asla unutulmayacak anılar bırakırlar. Yaşadığımız kenti terk etmek, bavulumuzu toplayıp yollara çıkmak ister, her şeyden kaçış mücadelesi başlatırız. Kalbimiz çok ağrıyor. Yüreğimize sanki bir yumruk açısı sıkışmış nefes almamıza izin vermiyor. Acımızı unutmak, yaralarımızı sarmak için yepyeni umutları, kilometreleri yaren edinip yollara düşeriz. O an tek amacımız kaçış olduğu için, beynimizin bize söylemek istediklerine katiyen kulak vermez, mantıksızca hareket ettiğimizi göremez, yollarda buluruz kendimizi. Oysa nede iyi biliyoruz, tüm acılarımız, kırgınlıklarımız, hayal kırıklıklarımızda bavulumuzun içinde… Değil kilometreler, ülkeleri aşsak kutuplara varsak ne fayda. Acımız çoktan kök salmaya başlamıştır ruhumuzda. Öyle olmasa ne işimiz var değil mi kutuplar da? Canımız öyle çok yanıyor ki, teselliyi keşke sözcüğünde bulmaya çalışıyoruz. Keşke onu sevmeseydim, keşke ona güvenmeseydim, keşke ona içimi umutlarımı açmasaydım, keşke ona borç verip kefil olmasaydım, keşke… keşke…

Aslında neden kendimizi kötü hissediyoruz ki? Biz olması gerekeni yapmadık mı? Yardımlaşmak, sosyalleşmek yaratılışımızda var bizim. İnsan olmanın temel şartları olarak nitelendirdiğimiz tabuların başını; sevmek, anlamak, yardım eli uzatmak almıyor mu zaten. Hayatın düzeni, var olmanın temeli değil mi bu vasıflar? Şunu bilmeliyiz ki biz doğru olanı yaptık! Acıyı pişmanlığı bir kenara bırakıp, geleceğe bakmalı, daha tedbirli adımlar atmalıyız. Çevremize şöyle bir bakınca herkesin yaralı olduğunu, herkesin pişmanlıkları olduğunu ve herkesin dürüst, samimi, kendi gibi davranan kişiliklere nasıl aç, nasıl muhtaç olduğunu görürüz. Peki bu dürüst, iyi kalpli, çıkarsız, sevgi dolu insanlar nereye saklandılar da bulamıyoruz. Kim bunlar? Ne yer, ne içer, nerede yaşarlar? Oysa sorsan herkes ne iyi ne dürüsttür.

Ne komik değil mi? Herkes kendini iyi, diğer insanları kötü görür. O diğer insanlarda bizi herkes görüp, kendilerinin iyi olduğunu, bizimse kötü olduğumuzu iddia ederler. Oysa hepimiz dünyaya tertemiz bir kalp ile gelmiyor muyuz? Göğsümüzün sol tarafında bulunan bir et parçası olarak tabir edilen kalp; sevgilerin ve nefretlerin, tüm duyguların üretildiği yerdir. Aynı zamanda kalp bir tatmin odasıdır bence. Bizlerin ikna olduğu yer, gerçekte akıl değil kalptir. Akıl düşünür, ölçüp biçer, elde ettiği verileri kalbe gönderir. Kalp eğer ikna olmuş ve huzur bulmuş ise tatmin olup onay verir. Tüm insanlıkta bakış açısı şudur; iyiyi ve doğruyu savunan, her şeye güzel bakıp güzel davranışlar sergileyen, çevresine zarar vermeyen herkes iyidir ve kalbi temiz insandır. Peki, kalbimizi nasıl kirletiyoruz, neden farkına varamıyoruz. Hayat bizi ve sevdiklerimizi sınava tabi tutar iken, yaşadığımız hayal kırıklıkları, pişmanlıklar, üzüntüler, içimizde burukluk oluşturuyor ve artık duyarsızlaşmaya başlıyoruz, kalbimiz köreliyor. Hiçbir şey bir anda olmadığı gibi, kalbin körelmesi de bir anda değil, yavaş yavaş oluyor. Kalbin körelmesi; insanın artık gerçeği idrak edememesi, anlayamaması ve duyarlılığını tamamen kaybetmesidir. İşte bu kalbi taşırken biz, herkesin nefret ettiği, uzaklaştığı, görmek istemediği biri haline geliyoruz. Çünkü bu sırada bir yazara dönüşüyor, bencilliğin kitabını yazıyoruz.

Anlık heveslerimiz, hırslarımız ve arzularımız için yalana başvuruyoruz ve bazen karşımızdakine olabildiğince hor davranıyor ve istediğimizi elde edebilmek adına adeta yakıp yıkıyoruz yolumuza çıkan herkesi, her şeyi. Oysa o yakıp yıktığın, ruhunda derin yaralar oluşturduğun kişi; zorda olduğunu, ona ihtiyacın olduğunu bildiği her anında hiç düşünmeden, her koşulda yanında olmaya çalışıyor, seni mutlu etmeyi kendine görev sayıyordu. Çünkü sen iyiysen o iyi, sen mutluysan o mutluydu. Peki sorarım sana; kendinden çok sevdiği, her şeyden öte tuttuğu sen!!! Nasıl bir kalp taşıyorsun ki tüm bu iyiliklere karşılık hayal kırıklıkları ile dolu, unutulmayacak acılarla dolu bir kalp hediye bırakıyorsun arkanda? Üstelik bunu seni sevip, sana değer verene yapıyorsun. Ölümle burun buruna yaşanan bir ömrü, bir hayatı güzelliklerle, mutluluklarla ve en önemlisi temiz bir vicdan ve huzur ile dolu dolu yaşayıp, herkesin sevdiği takdir ettiği bir insan, eş, dost, sevgili, anne, baba, kardeş, kuzen, öğretmen v.s. olmak var iken, neden kötü insan modelini üstleniyorsun.

Neden hayatın sana sunduğu sağlığı güzellikler ile lezzetlendirmek yerine, tüm bu güzellikleri elinin tersi ile itip kötü kahraman rolünü üstleniyorsun sana sunulan hayatta! Hevesler, hırslar aslında çok basit duygulardır. Bu duygular yüzünden yanlışlar yapacak, dönüşü olmayan koca bir kaos da yalnızlığa sürükleniyor olacaksın. Çünkü çevrende seni seven, adını güzel anımsayan tek bir insan kaymayacak. Misal hasta olduğunda bırak bir bardak su vereni, sıcak bir kase çorba getireni, bir “geçmiş olsun" diyenin bile olmayacak. Peki, sorarım sana bu fani dünyada sevdiklerinle (ki herkesi sevmek zorunda değilsin ama SAYGILI OLMAK ZORUNDASIN); el ele, mutlu, huzurlu yaşamak varken, çevrendekilerin kalbine sana dair saygı sevgi tohumları ekmek varken, nefret edilen biri olmayı seçmek neden? Ne demiş Andrew Marvel; bir iyi davranış dünyadaki bütün güzel sözlerden daha tesirlidir…

Bence bu gece başını yastığa erken yasla ve yeni güne, nasıl olmak istediğine karar vermiş olarak uyan!