Derya DEMİR

İnsan hayatı

14 Ekim 2016, Cuma

     

Ne çok oldu duygularıma gem vurup iç sesimi duymazdan gelişim. Ne çok oldu insanlarla iletişim kurmayalı…

Hiçbir şey sebepsiz değil. Ne yaşadığımız acılar, mutluluklar ne de hayatımıza giren insanlar. Ne çok kırılmış ne çok incilmişiz öyle… Hepimizin sarılmayan yaraları, sızısı bitmek bilmeyen acıları var. Buna bazen bir insan bazense varlığı bizim için önemli olan bir şeyi kaybetmemiz sebep oluyor… Hani yakınımız bize bir konuda dert yanınca bir anda psikolog kesiliyoruz ya; işte söz konusu kendimiz olunca bilinci kapalı bir şuursuza dönüşüyoruz. Kimseyi görmek ve duymak istemiyor, sarf edilen olumlu cümleleri bile hakaret görüyoruz. Eee tabi aklımız yok mu bizim..

SANAL HAYATA SARILMAK

İnsanlara bizi üzmeleri yıpratmaları için o kadar şans veriyoruz ki… O kadar çok açık bırakıyoruz ki hayatımızın kapısını. Bırakın açmak için uğraşmayı, emek vermeyi, sıfır çaba ile tekme tokat dalıyorlar hayatımıza. O kadar sağlam darbeler alıyoruz ki; mecalimiz kalmayınca eve kapanıyor, kendimize çikolatayı, çayı, kahveyi ve kitapları arkadaş ediniyoruz. Ne çok seviyoruz romandaki karakterleri… Asıl hayatımız oradaymış gibi kitaba ara verince özlüyor, hemen işi gücü bırakıp kucaklaşıyoruz sanal hayatımızla… Aşık oluyor, ağlıyor, özlüyor, mutlu oluyor, sinirleniyoruz. Sonra bir ara aklımıza telefonumuz geliyor. Tabi ara bul bulabilirsen..

En son ne zaman kimle konuştum? Kime yazdım? Eee nerde bu telefon. Evet buldum. Aaaaa şarjı bitmiş. İşte başlıyor manik depresif hal adımları ve iki hafta sonra bir bakmışız ki manik depresif olup çıkmışız! Kendimize yaptığımız kötülüğe hangi tanımı versek anlamsız, çünkü anlamsız bir karmaşa ile günlerimizi tüketiyor ve hayatımızı kabusa çeviren maniklikte profesyonel adımlara geçmiş bulunuyoruz.

MUTSUZLUK DİBE VURMUŞ

Dikkatimiz azdı ve dikkatimizi toplamak için kahveye sarılıyoruz. Aşkla okuduğumuz kitapları anlayamıyor, olayları kavrayamıyor ve bir sayfa önce ne okuduğumuzu hatırlayamıyoruz. Benlik saygımız azalıyor, özgüvenimiz adeta yosun dibi oluyor. Kendimizi değersiz hissediyor ve yaşadığımız kötü şeyler için kendimizi suçlamaya başlıyor, ‘şunu yapmasaydım, bunu neden yaptım?’ demeye başlıyoruz. Gelecekle ilgili karamsarlık ve güvensizlik düşünceleri ile uyuyamıyor, yatakta bir sağa, bir sola dönmeye başlıyoruz. Hatta o kadar abartıyoruz ki, içinde bulunduğumuz hali; kendimize zarar vermeyi düşünüyor hatta son noktaya gelip yaşadıklarımıza dayanamayacağımızı düşünerek intihar girişimlerinde bulunuyoruz. Çünkü mutsuzluktan dibe vurmuş durumdayız. Sonra bir halsizlik, çaresizlik düşünmekten uyuyamıyoruz. Uyusak bile sık sık uyanıyor veya uyuduğumuz o kısa dakikalarda kabuslarla bağıra bağıra uyanıyoruz. Bu arada yemek de yemiyoruz. O kavramda neydi sahi. Ne yenir, ne içilirdi… Vücuda ihtiyacı gıda ve vitamini vermeyince bize kızıyor ve tepki verip hareketlerimizi kısıtlıyoruz. Yavaş ve sıkıntılı hareket bozukluğu yaşatıyor. Sonra bir bakmışız artık kitap bile okumak istemiyoruz. O çok severek okuduğumuz, sanalı reele döktüğümüz karakterleri de unutmuşuz. Sosyal hayat mı? O da neydi? Çıkıp dışarıda kahvaltı etmek, sahilde yürüyüş yapmak, sıcak bir çay yudumlamak, akşam arkadaşlarla çalgılı çengili yerlere gitmek vauvv lükse gel.

HER ŞEY VE HERKES GEÇİCİ

Anlayamıyorum ben… Kim bizden değerli? Değer dediğin nedir ki hem? Biz önemsediğimiz için önemsenen, sevdiğimiz için sevilen insanlar var etrafımızda. Sevme! Değer verme! Önemseme! Gör bak bakim 2 dakika sonra kalıyor mu dert tasa. Hayatımızdaki her şey ve herkes geçici. Her şey ve herkes ölümlü. Biz doğduğumuzda yaşamaya başlayan ruhumuzu fani şeylerle kirletmeye, ona bu gereksiz yükleri yüklemeye hakkımız yok.

Hiç kimse ve hiçbir nesne bizden önemli olamaz. Kaybedilen sevgili, iş, arkadaş, ev, eşya vs. Şuan hayattayız ve nefesimizin her zerresinin hakkını vermeliyiz. Ne diyor Kemal Sunal’ın bir film repliğinde “Allah’ın bahşettiği nefesi boşa vermeyelim”. Cenap Şahabettin’in günümüz insanlarının yaşayışını çok iyi anlatan bir cümlesi var.

“Yaşamak, çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir” diyor.

Tabi biz ne yapıyoruz? Hemen bu manik depresiflikden çıkıp, Dostoyevski’nin dediği gibi saniyelerin nabzını tutarak yaşamalı ve her anımızın zerresine kadar tadını çıkarıyoruz. Hayat güzel! Yaşamak güzel!…

Hepimize huzurlu, sağlıklı, musmutlu ve rengarenk bir yaşam diliyorum...