Derya DEMİR

Kim demiş zamana bırakılmalı diye...

24 Kasım 2015, Salı

     

Bazen ne çok üstüne gelir hayat insanın. Tükendim, bıktım artık, kalmadı yaşama dair bir isteğim, dileğim deriz. İşçi patronundan, patron işçisinden şikayetçidir. İşçi emeğinin karşılığını alamıyordur, işveren ise verdiği paranın karşılığını. Çocuk, aileden; aile, çocuktan şikayetçidir. Çocuk isyandadır, çünkü ailesi onu anlamıyor, anlam veremediği yasaklar uyguluyordur. Aile şikayetçidir çünkü çocuk onların baktığı pencereden bakmıyordur hayata. Asi, şımarık, sorumsuzdur ve derslerini çalışmıyordur gibi daha nice örnek verebiliriz. İşte bu noktada başlıyor “Tükenmişlik sendromu” adı verilen ruh dünyasına giriş.

Hayat bir anda simsiyah bir renge bürünüyor ve ikinci bir renk kesinlikle yok! Kişi inanılmaz mutsuz, doyumsuz ve son derece gergin, stresli. Hal böyle iken başlıyor dönüşü olmayan geçmiş de zaman kaybı. Sanki tekrarı olacakmış ve sanki telafisi varmış gibi. Sonra bir bakıyoruz dakikalar saatler günler haftalar aylar yıllar geçmiş. Sonra bir gün şöyle bir dalınca maziye, vay be nede hızlı geçmiş zaman. Daha dün gibi sanki falanca yerdeydik, falanca kişiyleydik. Kah gülüyor, kah ağlıyorduk. Ne güzel günlerdi, ne mutluyduk…

Peki soruyorum şuan neden mutsuzsun?

Sevgilin mi yok, vardı da ayrıldınız mı, yoksa aldattı mı, yoksa çok mu uzaklarda? İşinden mi memnun değilsin, işsiz misin? Patronunla, amirinle mi kavga ettin? İş arkadaşınla mı geçinemiyorsun? Üniversiteyi mi kazanamadın? Ev arkadaşınla mı geçinemiyorsun, kardeşinle bir şeyleri paylaşmaktan mı şikayetçisin? Tüp mü bitti, yemek mi yandı? Aman tanrım misafirlerin gelmesine sadece bir saat mi var?

Hepsi dünyalık ve hepsi ne önemsiz şeyler oysa. Ama o an yaşadığımız mutsuzluk, üzüntü ve yenildiğimiz ruh hali ile bu önemsiz şeyler ki her daim telafisi çaresi olan şeyler, gözümüzde o kadar büyüyor ki en önemli şeyi unutuyoruz. KENDİMİZİ! EVET DÖNÜŞÜ VE ASLA TELAFİSİ OLMAYAN ZAMAN VE ÖMRÜMÜZDEN TÜKENEN DAKİKALAR…..

Ne geçen zaman geri gelecek, ne de biz ikinci kez dünyaya gelip doğup, büyüyüp, öleceğiz!!! Evet doğdun, evet büyüdün ama henüz ölmedin! Neden o zaman bu umutsuzluk, bu mutsuzluk? Neden bu boş vermişlik? Bırakın giden gitsin, sevmeyen sevmesin, bırakın bizi anlamasınlar. Bırakın her şeyi bırakın, her şeyi boş verin ama tek şeyi bırakmayın. Telafisi olmayan acımasız zamanın kollarına kendinizi bırakmayın! Tutun onu sımsıkı sarılın. Çünkü onu bir bırakırsanız işte o zaman kaybedersiniz ve yaşayan ölüden ne farkınız kalır? Gün başlıyor, tükeniyor ve geceye kavuşuyor ama biz bir sonraki sabaha kavuşabilecek miyiz? Bir dakikanın bile garantisi yok iken neden bu kadar hor kullanıyoruz zamanı? Bence yarın en büyük şansımız güneşin doğduğunu görmek olacak ve bence bu şans, her şeye gücü olan, her şeyi değiştirebilecek, mükemmel bir şans. Evet uyudun ve uyandın güneş doğmuş, yepyeni bir şans avuçlarına sunulmuş. İyi değerlendirmek için ne duruyorsun? Güne tebessüm ile başla ve şükür etmeyi unutma. Ve sadece sana ait olan bu hayatın tadını çıkarmaya bak. Unutma , anneni, babanı, kardeşini, sevgilini, eşini ve en yakın arkadaşını her an kaybedebilirsin, her an kollarından kayıp gidebilirler.

Düşünsene kim bilir ne çok şey vardır aklında yapmak isteyip de yapmadığın, zamana bıraktığın. Ama neden? Evet neden bu kötülüğü yapıyorsun kendine? Unutma, geçen her saniye lehine. Şükürle başladığın günü kendinle anlamlaştır ve içine sevdiklerini, hayallerini dahil et. Ne demiş Montaigne; "Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık ve yine ne güzel." Yaşam, bir işe yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten ne için korkuyorsun?

E madem ne duruyoruz hala? Haydi hayata…