Takip Et
  • 15 Nisan 2024, Pazartesi

TAŞ UZAKTAN GELMİYOR

Gönlünü hoş tutamıyor insan her zaman.

Bazı zaman birikmiş hoşnutluklar; ertelenmiş sorumluluklar ile rotasız seyahatleri telafi edemeyince bir süre sonra bizi şaşırtan çıbanlar çıkıyor hayatımızda.

Çıban belki yanlış bir ifade oldu ama aniden zuhur eden bir maraza olması bakımından öyle demek geldi içimden. Oysa çıbanın hain oyunbozan bir manası var, ben sadece kötü sürpriz anlamında alıyorum.

İnsan pudra şekeri hafifliğinde keyifli avuntuların koynunda sallanırken o sallandığı koyunlar üstüne üstlük emziriyor da  bebekleşen yanlarını.

Sonrasında boş beleş olmadığını anlayan insan soğurduğu memeleri terk etmek zorunda kalıyor. 

Büluğa ermiş süt danaları gibi kalakalıyor kocaman cüssesi ve kocaman hayal kırıklıklarıyla.

En kötüsü de yarım kalmışlık sandığımız durumların aslında hiç başlamamışlık olduğunu görmemiz oluyor. Kesin olmasa da bir zannediş olarak umduğumuz o yarımın da yokluğunu fark etmemizle  birlikte kalbimizi hüsran ve hüzün limanlarına çark ediveriyoruz.

Hiç bitmeyecek sandığımız, kanıksayamadığımız o müzmin elemin sancıya dönüşmüş hali bizi sinikleştiriyor, iştihamızı  kapatıyor, hülyamızı törpülüyor, umudumuzu karartıyor.

Toplumdan uzaklaşan, kendine hapsolan otokontrol sahibi depresif kişiler oluveriyoruz.

"Hayat neden yüzümüze gülmüyor?" falan deyip hayata, kadere, gidişata saydırıyoruz.

Halbuki bize taş yakınımızdan gelmiştir, sonradan öğreniyoruz. Hayatın bir kabahati olmadığını, suçluyu neden sonra fark ediyoruz.

En yakınımızdaki insanlardan değil daha en yakınımızdan, bizatihi kendimizden, kendi bünyemizden geldiğini fark ediyoruz. Aynı içimizde bir bebek misali kundaklayıp büyüttüğümüz bir böbrek taşı gibi…

Böbrek taşının bizden zuhur eden hayırsız bir evlat olduğunu artık biliyoruz.

Taş uzaktan gelmiyor, yaşıyor, görüyoruz.

 

Asla düşmeyecek bir böbrek taşının sancısını taşıyoruz.

 

Ve onunla birlikte yaşamak gibisinden...

Biraya verip kendini taş düşürmek isteyenlerin saklı sarhoşluk niyetleri ile çözüm görünümlü çözümsüzlüklerde ufalıyoruz son dermanımızı.

Evet, aşk ve emek...

İkisi de biri birinden güç alan iki nesne...

Yanıbaşında yaranılmaz bir şekilde "Aslında o iş öyle senin bildiğin gibi değildi zaten." diyor kulağımıza.

Karamsarlığın en koyu yerine demirliyor.

Anlaşılmazlığın en anlamsız  koridorunda bekliyoruz.

Beşinci kat dairede yaşayan muhatabımız duymuyor gürültümüzü, gönlünüzün kaldırımlarından geçen düşman atlılarını, ne gürültüsü ne tozu dumana katışı bize kendini duyuruyor.

Üç dal sigarayı tek kibritle yakarken meydan okuyoruz bir yandan hali pür melalimize.

İsyanımızın şehvetini göstermek istiyoruz. Kıramadığımız camların acısını kendi camdan fanusumuzu kırarak gösteriyoruz.

Ne ayılıyor ne bayılıyoruz.

Kalakalıyoruz.

Ne statik ne dinamik kategori dışıyız.

Doğumhane kapısında boş boş bekleyen baba gibi konuya yabancı ve aylak ve bir o kadar da failiz.

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.