Faruk ÖZKAN
faruk.ozkan@aydindenge.com.tr

KOCA KARI İLE HZ. ÖMER

28 Ekim 2017, Cumartesi

     

Okuyacağınız hikayeyi bize sahabelerin içinde en çok sayıda hadis rivayet etmiş olan İbn-i Abbas anlatmaktadır:

Karanlık bir geceydi, soğuk ve dondurucu bir kış gecesi. Ayaz insanın iliklerine işliyordu. Halife Hz. Ömer'i görüp onunla biraz konuşmak üzere evden çıktım. Her taraf ıssız ve sessiz, bütün şehir uykularının en derin rüyalarında soluyor olmalı. Sokaklarda in cin top oynuyor.

Yolumun ortalarına doğru önümde insan olduğunu tahmin ettiğim bir karaltı belirdi. Biraz daha yaklaşınca gerçekten insan olduğunu gördüm. Karşımdaki de verdiğim selamı almak üzere başını kaldırıp yüzünü bana çevirince hayretten şaşakaldım. Çünkü önümde benim ziyaretine koyulduğum Hz. Ömer'den başkası değildi. Gecenin bu saatinde herkes sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken koca bir halifenin yapayalnız sokaklarda dolaşmasını bir sebebe bağlayamıyordum.

Üstelik bu dondurucu kış gecesinde. Merakımı yenemeyerek, hemen söze başladım; "Gecenin bu saatinde yapayalnız niçin dolaşıyorsun?"

Hz. Ömer (r.a) bana sokularak koluma girdi ve beraber yürümeyi diye teklif etti: "Hem yürürken sana niçin yalnız başıma gezintiye çıktığımı da anlatırım." diye ilave etti. Ben "Zaten sana geliyordum; biraz görüşür, sohbet ederiz diye düşünmüştüm. Madem ki böyle oldu gezinirken konuşuruz." cevabını verdim.

İkimiz birlikte yola koyulmuştuk; benim içim içime sığmıyor, neredeyse meraktan çatlıyordum. Bir aralık soru soran gözlerimi Halife'nin yüzüne diktim, haydi söze başla, anlat bakalım niçin ayazlı bir gecenin bu saatinde tek başına sokaklarda dolaştığını." demek istiyorum.

Halife Hz. Ömer'de zapt edilmez merakımı anlamıştı ama başka meselelerden konuşuyor, bir türlü gecenin bu saatinde niçin dolaşmakta olduğuna lafı getirmiyordu. Birlikte gezinirken her evin kapısının önünde epeyce bir müddet dikiliyor, kulağını kapıya dayayarak içeriyi dinliyordu.

Evlerin kapılarında dikilip içeriden bir ses geliyor mu, gelmiyor mu, diye dinleye dinleye sokak sokak Mekke mahallelerini dolaştık. Hiçbir tarafta çıt yoktu, herkes bölünmez uykularının salıncağında soluyordu. Belki de şu koca şehirde gecenin bu saatinde Halife Hz. ömer (r.a) ile benden başka uyanık olan tek kişi yoktu.

Yavaş yavaş Hz. Ömer'in neden gezintiye çıktığını anlar gibi oluyordum. Anlaşılan şehir halkından herhangi birisinin bir derdi, bir sıkıntısı yüzünden uykusuz kalıp kalmadığını yakalamak istiyordu. Bu yüzden sokak köpeklerine kadar şehrin bütün canlıları sıcak yuvalarında uyurken müslümanların reisi sıfatı ile Hz. Ömer (r.a.) onlara bekçilik ediyor; onların rahatı için uykuyu kendine haram ederek sokak sokak bu ayazda dolaşıyordu.

Bütün mahalleleri kapı kapı dolaşınca şehrin dışına çıktık. Sağda solda tek tük çadırlar vardı. Onların da kapıları önünde durup ağlama sızlama var mı diye içeriyi dinledikten sonra yolun en ucundaki bir çadıra sıra geldi.

Diğerlerinde olduğu gibi bu çadırın kapısında da dikilerek içeriyi dinledik; birbirine karışmış durumdan ağlayan çocuk sesleri geliyordu.

Epeyce dinledikten sonra Hz. Ömer (r.a.) kapıyı vurup selamla birlikte içeriye daldı. Evin içi karmakarışıktı. Durmadan ağlayan çocukların gözleri şişmiş, yüzleri akan yaşların çizgileri ile benek benek kararmıştı. Yaşlıca bir kadın ocağın başına oturmuş hem ateşin üzerinde kaynayan tencereyi karıştırıyor hem de halsizlikten dizinin dibine serilen minicik yavruları susturmaya çalışıyordu. Kadın da bitkin ve halsiz görünüyordu. Bu haline rağmen Hz. Ömer'in (r.a.) selamına gülümser olmasına çalıştığı bir çehre ile aldı. Anlaşılan evine gelenin Halife Ömer olduğunu bilmiyordu. Kim bilir Halife'yi tanımıyordu bile. Zaten gecenin bu ilerlemiş saatinde şehir dışındaki bir çadırın kapısını Halife'nin çalacağını kim düşünebilirdi.

Hz. Ömer (ra.) kendini tanıtamadan tatlı bir dille kadına sordu "Valide bu yavrular niye böyle durmadan ağlıyor?" Kadın içini çekerek kısaca: "İki günden beri açlar da ondan." diye cevap verdi. Hz. Ömer (r.a.), "Peki niye önlerine yemek koymuyorsun?" diye soracak oldu; hıçkırıklar birden kadının boğazına düğümlendi. Durmadan akmaya başlayan gözyaşları arasında bize içini dökmek için söze başladı.

"Oğlum." dedi Halife Ömer'e "Sen şu ateşte kaynayanı yemek mi pişiyor sandın; ne gezer! Yavruları avutabilmek için çakıl koydum tencereye; durmadan kaynatıyorum. Pişirecek hiçbir şey yok. Bu gördüğün yavrular benim, anasız babasız yetim torunlarımdır. Oğlum, kocam ve kardeşlerimin her biri bir muharebede şehit düştüler. Evin geçimini temin edecek bir erkeğim yok. Ben de hem yaşlı hem de kadın halimle, halim kalmadı. İşte böyle aç ve perişan kaldık.

Soylu bir aileden varlık için büyümüş ve yokluk nedir hiç bilmemiş bir kızı olduğum için kimseye gidip halimi anlatmaya, el açıp bir şeyler dilenmeye de yüzüm tutmuyor. Her şeyi bilen yüce Allah (c.c.) bir sebebini yaratıp rızkımızı gönderinceye kadar böyle ağlayıp beklemekten başka çaremiz yok."

Hz. Ömer (r.a.) kadını dinlerken yanmakta olan bir mum gibi eriyor, yüzü renkten renge giriyordu. Kadının sözünü bölerek üzgün bir sesle: "Valide, şehirde oturan müslümanların emrine, Halife Ömer'e neden başvurup durumunu anlatmıyorsun?" diyebildi. O ana kadar kesintisiz olarak gözyaşı döken kadının derin üzüntüsü yerini anlatılmaz bir kin ve kızgınlığa bıraktı. Hiddetten kararan bakışlarını Halifeye dikerek şu sözleri söyledi:

"Dilerim ki o Halife Ömer daha dünyada iken bulsun ahirette de elim yakasından kopmasın." Hz. Ömer (r.a.) kekeleye kekeleye "Niçin Ömer'e böyle beddua ediyorsun valide! Onun bu işte günahı nedir?" dedi. Kadın aynı kızgınlıkla bu sözlerin cevabını yetiştirdi: "Evladım, ben şu ihtiyar halimle iki günden beri gece gündüz demeyip yetim avuturken o nasıl rahat yatağında uyuyabilir? O, müslümanların reisi, baş bekçisi değil mi? Bizler evvela Allah'a sonra do onun eline emanetiz. Gelip de benim halimi nasıl sormaz. Müslümanların reisi olmayı böyle kolay mı sanıyor!"

Hz. Ömer (r.a.) yavaş yavaş dolmaya başlayan göz pınarlarını kadından saklayarak "Valide haklısın, doğru söylüyorsun ama zavallı Halife'nin işi bir iki değil ki. Kim bilir başını kaşıyacak kadar bile boş zamanı yoktur. Hem sen gidip derdini anlatmadıktan sonra o senin halini bilmez ki." diye kadının öfkesini dindirmeye çalıştı. Fakat kadın aynı kızgınlıkla sözlerine devam etti.

"Madem ki dertlilerin derdini zamanında haber alıp çaresine koşmayacaktı, zamanında niye Halife olmayı, müslümanların başına geçmeyi kabul etti? Böyle çürük bir mazereti hiç dinler miyim ben? Zavallının işi çokmuş! Nedir işi, yine savaş mı? Yanında inleyenlerin sesine kulak vermez. Şehrinde açlıkla pençeleşen yavrular yaşıyor.

Halife bunlara göz yumarak uzak diyarlardaki şehirlere 'gaza gaza' diyerek asker yürütmekle; gencecik delikanlılarımızın kanını yabancı topraklara akıtarak kadınları bırakmayı marifet mi sanıyor? Benim babam, amcam, dayım ve gencecik oğlum hep onun ordularında şehit düşmedi mi? Şimdi kim bilir yine nice kadın ve çocukları kocasız ve babasız bırakıp, aç ve çıplak bir sefaletin kucağına atacak. Böyle dertlerimize yeni dertler eklesin diye mi biz onu başımıza geçirdik?"

Tam bu sırada çocuklar sözleşmişler gibi hep bir ağızdan yanık sesleri ile ağlaşmaya başladılar. Çocukların bastıran çığlıkları kadının öfkesini bir kat daha arttırdı. Ellerini havaya kaldırarak ve sesinin çıktığı kadar bağırarak sözlerine şöyle devam etti:

"Bu evdeki canlıların göğüslerinden boşalarak yükselen inilti ve çığlıkları şimşek ve yıldırım eyleyerek Ömer kulunun başına yağdırmasını dilerim. O varsın dul bir kadınla yetim yavruların beddualarını yağmur sansın. Tez elden ona gönlümün dilediği bir bela ver de kıvranırken bizim neler çektiğimizi anlasın. Sen işini bilirsin, yüce Yaradanımız."

Hz. Ömer (ra.) artık dayanamadı. Dolu dolu olan pınarlarından yaşlar damlamaya başladı. Herkesin durmadan gözyaşı döktüğü bu kederli evde, gözyaşlarını görmelerini istemediği için yüzünü herkesten saklamaya çalışıyordu. Artık orada oturamazdı. Hemencecik yerinden doğruldu. Bitkin bir sesle "Valide haklısın, sen yine avut çocuklarını ben hemen dönerim." diyerek kapıya doğruldu. Arkasından ben de yürüdüm. Dışarıya çıkınca derin bir soluk çekti ciğerlerine. Kelimenin en geniş manası ile üzgün ve bitkin idi. Yol boyunca ağzından tek kelime çıkmadı. Var gücünü kullanarak hızla yol almaya çalışıyordu. Ona yetişmekte güçlük çekiyordum. Doğruca devlet hazinesine vardık. Halife, bir un çuvalı seçerek bir yana koydu. Benim elime de bir yağ kabı tutuşturdu.

Vakit geçirmeden koca un çuvalını sırtlanmaya koyuldu. Gözlerime inanamıyordum. Evet bu İslam Devletinin koca reisi un çuvalını sırtına almak üzereydi. Hemen yanına sokuldum: "Aman ey mü'minlerin emiri! Ne yapıyorsun? Bari müsaade ver de çuvalı ben sırtıma alayım." Hz Ömer (r.a.) hemen sözümü keserek belki bir saatten beri ilk defa ağzını açıp şu sözleri söyledi: "Hayır, ey İbn-i Abbas, sevgili dostum!.Değil yorgunluktan yere yığılsam, ölsem bile bırak yükünü de kendi sırtında götürsün. Bu dünyada yüküne yardım etmek isteyecek öz dostlar bulabilir fakat her koyunun kendi bacağından asılacağı ahiret gününde kimse onun cezasını paylaşmayacaktır.

Kadın doğru söylemişti. Ya vakti ile Hilafeti yüklenmemeliydim. Yüklendiğime göre idarem altındaki tek tek her ferdin huzur ve emniyetini düşünmek zorundayım."

Sevgili dostum, Dicle kenarında otlayan bir koyunu kurt kapsa ilahi adalet onu Ömer'den sorar. Şu yaşlı kadın kimsesiz ve avuttuğu yavrular kimsesiz kalır; sorumlusu Ömerdir. Bakımsızlık ve sefaletten bir ev çökse vebali Ömer'in omuzlarındadır. Talihsizlik neticesinde yere bir tek damla kan aksa o kan damlası coşkun bir derya olup dalgaları ile Ömer'i yutar. Kırgın gönüllerin öfke şimşekleri Ömer'in başına boşalır. Bütün matemlerin gözü göze göstermez dumanlarında boğulacak olan da Ömer'den başkası değildir.

Ömer her derdin devası, her dileğin büyük kapısı ve her lanetin ana hedefidir. Yüce Allah'ım aciz bir kul bu kadar ağır ve çeşitli mesuliyet yükünün altından nasıl kalkabilir? Ey Ömer, bu kadar yükün altına girmeyi nasıl kabul edebildin vakti ile...

Sözünü bölüp bir parça kederini dindirmek istedim ve dedim ki; "O kadar da üzme kendini, ey mü'minlerin emiri... Halifelik yükünü sen üzerine almasan kim bu vazifeyi senin kadar titizlikle yüklenebilirdi. Sen de bütün üstün meziyet ve kabiliyetlerine rağmen nihayet bir insansın. Her yerde vakit geçirmeden kendini gösteren ve yanılmaksızın kılı kırk yaran ilahi adalete ulaşamazsın. Kullara verilen bütün merhametler bir araya getirilerek temiz gönlüne dolsa bile bütün varlıkları kanatları altına alan yaygın ilahi esirgeyicilikle yarışamazsın.

Ey iyi yürekli Halife!... Sen şüphesiz ki bir melek değilsin, ama adelet ve merhamet kervanının ön safındaki elinde bayrak tutanlardansın. Senin bu erişilmez adaletine kıyamet günü, hem yer, hem gök hemde şu sırtındaki un çuvalı aynı zamanda da ben şahitlik edeceğiz. Şüphesiz ki en büyük şahidin de karanlık gecede kara taş üzerindeki siyah karıncaya kadar her şeyi bilen yüce Allah'ın bizzat kendisidir ne mutlu sana ki fani hayatını böylesine ölmez değerlerin sahibi olmak uğruna harcıyorsun. Ne mutlu biz müslümanlara ki dünyanın başka milletlerini, padişah diye kan içen canavarlar idare ederken, senin gibi ipek yürekli ve geniş görüşlü bir reisin şanlı adalet bayrağı altında gölgelenmenin tükenmez zevkini tadıyor ve bütün dünyaya karşı seninle haklı bir iftihar duyuyoruz."

Bu sözlerim galiba Halife'nin üzgün gönlüne biraz neşe vermişti. Ağır çuval yükü altında iki büklüm olmuş bedenine rağmen son gücünü kullanarak yokuşu soluk soluğa çıkıyordu. Damarlarındaki kanı bile donduracak kadar keskin ayaza rağmen alnından ve yüzünden akıp heybetli göğsüne süzülen terlere aldırmıyordu bile.

Nihayet yaşlı kadının çadırına vardı ki nefes nefese içeri girip çuvalı yere bıraktı ve aynı zamanda kendisi de yere serildi; iyice bitmiş, takatinin son damlalarını kullanarak çadıra girebilmişti. Kısa bir dinlenmeden sonra askınlar gibi silkelenerek yerinden doğruldu; tencerede kaynamakta olan çakılları boşalttı. Yerine benim taşıdığım kaptan yağ koydu. Sonra eriyen yağa sırtında getirdiği çuvaldan kendi eli ile un koyarak pişirmeye koyuldu.

Sönen ateşi kadından çalı çırpı isteyerek kendisi tutuşturdu. Böylece pişirdiği yemeği ayazda çabucak soğutarak yine kendi eli ile kurduğu sofraya koydu.

Daha sonra anne ve baba şefkatini bile gölgede bırakacak gülümseyen bir yüz ve bal gibi bir sesle iki günden beri boğazlarından aşağıya tek lokma geçirmemiş olan öksüz yavruları yemeğe oturttu; eli tutmayanlara kendi eli ile yemek verdi.

Günlerden beri kara yaslara gömülmüş olan çadırı bir anda sıcak bir sevincin ışıkları aydınlatmıştı. Ağlamalar susmuş, yaşlar kurumuş; öfke dinmişti. Öksüz yavruların gözleri sevinçten ışıl ışıl parlıyordu. Yaşlı kadıncağız Hz. Ömer (r.a.) sırtında un çuvalı ile içeriye girdiği andan beri şaşkınlıktan sanki dilini yutmuştu, ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

Fakat karnı doyan öksüz torunlarının neşesi odayı sarınca ağır bir uykudan uyanır gibi silkindi; toplandı ve sevinç gözyaşları içinde kim olduğunu hala bilmediği Halifeye şu sözleri söyledi. "Dilerim ki yüce Allah (c.c.) tez elden seni Hz. Ömer'in Halifelik makamına oturtsun. Oraya Ömer'den çok sen yakışırsın."

Yaşlı kadının o karşısındakini tanımadığı için söylediği bu sözlere içinden güldüm; yan gözle Ulu Halife'yi aradım; bu akşam belki ilk defa bu sözler üzerine o da aydınlık bir çehre ile gülüyordu.

Bana yaklaşıp gidelim artık diye işaret ettikten sonra kadına döndü; "Valideciğim, sen yarın erkenden Halifelik makamına gel; beni orada bul da sana emekli ve yetim maaşı bağlatayım. Şimdilik hoşçakal." dedikten sonra birlikte dışarı çıktı gün ağarmıştı. Müezzinin bütün müminleri sabah namazına çağıracak olan gür sesi neredeyse ortalığı çınlatacaktı. Ulu halife uykusuz kalarak ve terler dökerek vazifesini yapmış insanların gönül huzuru içinde rahattı.

Bana gelince uykusuz gecemden fazlası ile memnundum. Çok şeyler görmüş, çok şeyler işitmiştim ve çok şeyleri öğrenmiştim. Gördüklerim, işittiklerim ve öğrendiklerim bende ömür boyunca tazelik ve canlılığını yitirmeyecek izler bırakmıştı. Ümit dolu sevinçler içinde Allah Resulü'nün şu sözlerini hatırladım. "Sahabelerimin her biri tek tek gökteki yıldızlar gibidir. Hangisinin peşinden giderseniz hidayetin yolunu bulursunuz." "Ey yüce Allah Resulü!" dedim içimden, " Senin Halifen Ömer'i gördün de mi söyledin bu altın sözleri!"

O gün kadın, öğleye doğru Halifelik makamına geldi. Ulu Halife zaten daha önce işini maaşa bağlanması için gereken kimselere derhal emir vermişti. Kadın Hz. Ömer'i tanımıştı ama şaşkınlıktan dona kaldığı için dilini döndürüp hiçbir şey söylemiyordu. Ulu Halife onu saygı ile karşılayıp bir yere oturttuktan sonra şöyle dedi:

"Valideciğim! İşin oldu, bundan sonra hem kendi adına maaş alacaksın hem de şehit yavrusu öksüz torunlarının her ay emekli maaşını alacaksın. Al bakalım şu ilk maaşın." diyerek bir gümüş kesesini kadına uzattı ve "Artık Ömer'i affediyor, ona ettiğin bedduaları geri alıp hakkını bağışlıyorsun değil mi?" diye sözlerini bağladı.

Ciddi bir ifade ile Halife'ye şu son cevabı verdi; "işte böyle göster adaletini eline bakan bütün müslümanlara karşı. 



Yazarın Tüm Yazıları
İftira
Adalet hanım
Fıtrat
Çocuk ve Aile
."Sâbık Başbakan'ın Memleketi"
KRALİÇE'NİN SOYTARILARI
Dumanını yel, parasını el alır
UMUT
Türkeş'in dilinden TÜRK
FIRTINA ÇIKTIĞINDA UYUYABİLİRİM
15 Osmanlı Padişahı ve Bilinmeyen Yönleri yazı dizisi 3
15 Osmanlı Padişahı ve Bilinmeyen Yönleri yazı dizisi 2
Osmanlı Padişahlarının Bilinmeyen Yönleri yazı dizisi 1
MÜNECCİMBAŞI
KİRİ TEMİZLEMEK İÇİN
En asil duygunun insanı
İnce Hesap
İKİNCİ ABDÜLHAMİDHAN'IN MERHAMETİ
KADIN
FATİH'İN KADISI HIZIR BEY
KOCA KARI İLE HZ. ÖMER
PEYGAMBER EFENDİMİZDEN NASİHATLER
KARINCA İLE HZ. SÜLEYMAN
CENNET
FETHULLAH GÜLEN 2012 YILINDA ÖLSEYDİ
PATATES İLE SOĞAN
HANEY
BELOC
CHP'DE YİNE NELER OLUYOR?
İBRAHİM SAYAR
NE SANDIN
KOVADAKİ ÇATLAK
RÜYANIN SONU HALA GELMEDİ
ALTMIŞ YAŞIN ÜZERİNDEKİLERE NASİHATLER
BEDDUA
İBRETLİK BİR HİKAYE DAHA
ATATÜRK'ÜN BALIKESİR HUTBESİ
ATATÜRK'ÜN DUMLUPINAR KONUŞMASI
VAR MI BÖYLE EVLİLK
Cep telefonuyla Allah’ını arayan kız
GENÇLİĞİN SIRRI
KÜÇÜK ODUNLAR
KIZ İSTEME
HAYAT
YÜREK YIKAN BİR HİKAYE
Çoban ve ağaç
BİR BABANIN KURBAN MUHÂKEMESİ
HAK KELAMI
ARTIK EĞRİ KALAMAZSIN DOĞRUL
İMAM ŞAFİİ'NİN VERDİĞİ DERS
ALEME LAZIM OLAN FATİH'İN ADALETİ
HATİCE ANNEMİZİ UNUTULMAZ KILAN
HAYIR VE ŞER GİZLİDİR ANLAYAMAYIZ
TEŞEKKÜRLER TOLGA ÇANDAR
DEPREM
KİMİNLE DOST OLUNUR?
SAĞLIKLI VE MUTLU YAŞAMAK İÇİN
YENİ DÜNYA DÜZENİ
KANLA BESLENENLER
SEN DE POZİTİF DÜŞÜN
DÜŞMAN
ABDÜLKADİR GEYLÂNÎ HAZRETLERİNDEN ÖĞÜTLER
Kim kazanır?
Bizim dünyadaki izlerimiz
BU ŞEHİR
Bre Zındıkk
Adalet
Nasreddin Hoca'nın dediği gibi
Zeytin
Zarif bir şair
Emperyalizmin yeni köpekleri Araplar
Cehennemin ateşini söndüren Adalet
TEPKİLER
Aşk
Keşke dostluk ipini koparmasaydın...
Sabırdan çıkan tat
Moralin niye bozuk?
ÖDÜL VE CEZA
Maskeleri çıkarın
Demirel'den hoşgörü dersi
Sular kesilecek
Vesselam!..
İŞ BİLENE CAN FEDA
Türk gençliği oyuna gelmemeli!..
Vatandaş nasihati
Zulmü Alkışlayamam
Milliyetçiler
‘Bu da geçer’
Anayasa Değişikliği Maddeleri-10
Anayasa Değişikliği Maddeleri – 9
Anayasa Değişikliği Maddeleri – 8
Anayasa Değişikliği Maddeleri – 7
Anayasa Değişikliği Maddeleri - 5
Anayasa Değişikliği Maddeleri - 5
Anayasa Değişikliği Maddeleri – 4
Anayasa Değişikliği Maddeleri - 3
Anayasa Değişikliği Maddeleri – 2
Anayasa değişikliği maddeleri
Hiroşima’dan Çanakkale’ye …
Hayrını gizleyen ressam
Hollanda
Ahlaki çöküş
‘Has Bey’
Demokrasi
Kral çıplak
İmam-ı Birgivi
Aydın'daki kaynakların kaymağını kimler yiyor?
Dostluğun tarifi
SANAYİ ESNAFI
Başarının Sırrı
Rehavetteki ‘EVET’
Kaza mı, intikam mı?
Aydın’da yaşamak
Aydın Havası
Sekiz yetmez, dokuz olsun
Bu yıl tecrübe oldu
Gerginlik kaybettirir
ANLAŞILMAK
Aydın’ın üstünlüğü
Umurlu
Kaostan çıkan düzen
Zındık
Sosyal medya
Kaderimizin değişeceği bir yıl olsun
Esaslı ‘kötek’ şart
Zeytin ve zeytinyağı
Duymayan kalmasın
Bülent Tezcan’a sıkılan kurşun
Hizmet kavgası
Ağzı olan susuyor
Ağustos biterken…
Bir yerde dur, adam gibi dur…
Davos’tan 15 Temmuz’a
Kula teslim olmamak lazım
Darbecilere Mustafa Kemal'den telgraf var
AHI KALMAZ
Bu sefer ezanı Türkçe okutamadılar
Biz bize yeteriz
Kavgacılar değil Aydın kazansın
Hasta adam Avrupa
Katil olmak istemiyorsanız bu yazıyı okuyun
Paşa koltuğu
Kavgasız bir Aydın istiyoruz
Kötü Adam ucuza satar
Ah Rıza ah!
Bugün bize, yarın size…
Gülmemiz gerek
O iş senin bildiğin gibi değil kardeş!
Baba dostuna vefa
Balık başı yeme heveslisi adamlar şehri…
Sende mi be İsmet Amca?
Çıtalı ve insan
Yapılanı eleştirmek
Onlar gelsin
Kurabiye hırsızı
Milletvekillerinin takipçisi olun
Nar fantazisi
Çine, Karpuzlu ve Kılıçdaroğlu
Ağzından bal damladı
Sık seçim iyi gelmedi
Kız çocuğu
Takdir yetkisi
Türkiye hapşırsa Aydın kanser oluyor
Bıyık - sakal siyaseti
Özge’nin babası…
Ön yargı
Bize bizden başka dost yok
İncirliova…
Peşkeş
Yılanlar, yalanlar ve gerçekler
Dalkavukluk…
Ormanda alim olmak kolay
Ezansız iftar
Cezası bir ay
Deniz’in mirası
Hamdolsun Müslümanım, Ne mutlu Türküm diyene!
Selam