Tuncer ALTINTAŞ

Mutluluk var mı?

2 Ekim 2015, Cuma

     

Einstein; “Mutlu bir hayat sürmek istiyorsan, hayatını bir amaca bir gayeye bir ideale ada, kişilere ve nesnelere değil” demiş.

Kendimizi gerek iş, gerek özel hayatımızdaki döngülere hapsettiğimiz ve çok büyük bir sarsıntı veya felaket olmadıktan sonra o çıkmadığımız küçük hapishanelerdeki halimize bakınca…

Pek çok insanın pek çok imkana sahip olmasına rağmen bir türlü, “Mutluyum” diyememesi gayet anlaşılabilir. Adam her türlü imkana sahip, ailesi, çocuğu yanında, işler fena sayılmaz, bir türlü “Mutluyum” diyemiyor. Sonra elindekileri, hayatını ailesi düşünüp suçluluk hissediyor “Mutluyum” diyemediği için “Şükrediyorum ama” diyor. “Bunlara sahip olamayanlar da var…” İşte zurnanın zırt dediği an. “Mutluyum” diyemeyen ama iyi durumda olan, sonra iyi durumda olduğunu düşünüp mutlu olmaktan suçluluk duyan ağzından “Şükrediyorum halime tabi” kelimeleri çıkanların ortak bir özelliği var. Hayatlarına biraz daha yakından baktığınızda, mutluluğu nesnelere ve kişilere bağladıklarını görüyorsunuz.

Hepimiz yapıyoruz bunu aslında, çok da uzaklara bakmaya gerek yok.

Mutluluğu sahip olunan objelerde ve yanında olduğunuz kişilerde aramamız için bizi yönlendirip duruyor hayat. Bakın burası doğru. Materyalist dünyanın bize verdiği mutluluk formüllerinin içinde en çok “sahip olma dürtüsü” var.

Zehir gibi yayılıyor vücudumuzda satın almanın, satın alabilmenin verdiği haz. Amaç, hep daha fazlasına sahip olabilmek. “Mutlu bir gelecek” demek, “İleride de bugünkü gibi alışveriş yapabilecek durumda olursun inşallah” demek artık.

Mutluluğu satın alabilme gücünde, bindiği arabada, oturduğu evde aramayanların düştüğü çukur da “insan” çukuru. Kabul edin. Mutluluğun sırrını kendi dışımızdaki insanlarda arıyoruz. Kendimizde değil. “Aşkı bulunca” mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Veya “çocuk yapınca” doğru arkadaşlar edinince… Sosyalleşince…

Çoğu insan tek başına olmayı olumsuz bir özellik, kaçınılması gereken bir durum, acınası bir insanlık hali olarak görüyor. Tek başına ayakta kalmaya çalışma fırsatı vermiyor çoğu insana hayat. Hele ki Türkiye’de… Pek çok insanın ortak bir zaman çizgisi var ve içinde “yalnızlık” yok. Önce ailenle birliktesin, sonra evleniyorsun, sonra çocuğun oluyor… Bu esnada sürekli çalışıyorsun, ekmek peşindesin, kendine ayıracağın zamanın yok. Herkesle iletişim halindesin ama kendinle asla değil… Durum yok buna, vakit yok. Vakit olsa bile illa birisiyle birliktesin, ya ailenle ya karınla – kocanla ya çocuğunla… Bir ömür böyle geçiyor.

Bazı zamanlar kaçmak, içinde olduğun döngüden çıkmak istiyorsun “sorumluluk tatili” istiyorsun ama hayatını sürdürmek için olduğun yerde durmaya mecbursun. Hareket alanın sınırlı. Sonra bu mecburiyet, ağır gelen sorumluluk duygusu ne doğuruyor? Küçük küçük, bazen küçük gibi görünen kocaman kaçışlar. Mesela alkolizm. İşten eve geldiğinde ancak birkaç kadeh yuvarladığında rahatlayabilen babalar… Evdeki sorunlardan bazen de çocuklu dünyadan biraz uzaklaşmak istediği için işkolik olan anneler… İşkolik olunca “çocuklu dünyaya biraz ara” duygusunu yaşamak. Bunu sebepsiz arzulamaktan daha az suçluluk hissettiriyor.

 

Kendini tanımak, bir döngünün içinde saplanıp kalmak, hep bir çıkış aramak… Mutluluğu kocada, çocukta veya materyalist dünyada, arabada, evde, ayakkabıda, mücevherde, ne alabiliyorsan onda aramak… Her seferinde daha fazlasını alabiliyor durumda olmayı arzulamak… Alın size mutsuzluğun anahtarı. Benzer döngülere sahip olan insanlar, eğer evvelden bir emeklilik planı yapmadılarsa, çalışma hayatını bitirdiklerinde çaresiz bir boşlukta buluyorlar kendilerini… Hayat boyunca çalışmış, bildiği tek şey çalışmak; hatta en iyi bildiği şey çalışmak… Kendini tanıyamamış, hobi edinememiş, nelerden zevk alıyor, bundan bile haberdar değil…

Kendini tanımıyor ama çalıştığı kurumu elbette çok iyi tanıyor. Bilmem ne şirketinin daha iyi olması daha çok para kazanması için harcanmış bir ömür var nihayetinde… Bir amaç var evet ama kişinin kendisine ait bir amaç değil ki bu… Şirketin amacı ortadan kalkınca hayatında, kendine ait bir amacı olmadığını hatırlıyor pek çok insan. Sert bir düşüş yaşıyor. Parası var, artık vakti de var ama amacı ve hedefi yok.

Belki hayat bize yalnız kalmamız, kendimizi tanımamız, gerçekten ne istediğimizi bulduktan sonra bir amaç edinmemiz ve onun peşinde olmak için yeterli fırsatlar vermiyor. Fakat mutlu olmak en kötü günde bile, mutlu olmasa bile “dolu, dolu” hissetmek, ayakta durabilmek için biraz kendimize dönmeye “tek başına” olmaya mecburuz.

Kendini tanımak ve bir amaç edinmek o “dolu dolu” hissinin tek anahtarı. Einstein’ın bu düşüncesini kulağa küpe etmeli. Aslına bakarsanız, başka küpeye de ihtiyacımız yok.

Hepinize iyi hafta sonları sevgili Denge okurları…

Yazarın Notu: Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun’a yapılan saldırıyı şiddetle kınıyorum.



Yazarın Tüm Yazıları
Eğitim buysa çocuklar ne yapsın?
Bazen çıldırmak da yetmiyor!
Öğretmenler Günü
Lütfen, aklımızla alay etmeyin!
Agora Meyhanesi
Sayanora
Acaba “İYİ” mi gelecek?
Biz bu günleri, o günden görmüştük…
GÖĞSÜMÜZ KABARDI, GÖZLERİMİZ YAŞARDI…
Cahilliğe prim vermek…
SALLANMAK ÜZERİNE…
Mezarlık Magandaları!
AYTO’da güneş yeniden doğacak
On günlük tatilin ardından…
Anlatım gücü ve gazeteciliğe dair
ÖSYM
Kuşadası’nda güzel bir gece
İkileme ve aynen…
Basın Bayramı
İbrahim Pehlivan ile bir gece
Denge’nin tvDEN’i
Bir ceylan uyanır Afrika'da
Gençler! Haydi festivale
İnsanlığımızı ne bozar?
Al yazmalı güzel kız…
Yazım yanlışları
Yalçın Ata
Türlü, çeşitli gazetecilik!
19 Mayıs
BUGÜN CANIM YAZI YAZMAK İSTEMİYOR
Müjgan’la ben ağlaşırız…
Neşe dolamıyor insan...
Sizce kim kazandı şimdi?
Bir çöküşün öyküsü…
Zincirin halkaları bir kez koparsa…
Ege, göçmen mezarlığına dönerken…
Quo Wadis…
Qou Wadis (Nereye)?
Gitmek mi zor kalmak mı zor?
Aptal kutuları ve sosyal medya
Yarılan ekmeğin buğusuyduk!
Anne özlemi
Rezillik diz boyu…
Karpuz gibi…
Rengarenk Zehirler!...
Bir millet intihar ediyor!...
Binmişiz bir alamete…
Türkiye üzerinde oynanan oyunlar!
Yarın yılbaşı…
FETÖ...
Korkma!
Akıl Kilitlenirse…
Okumuyoruz!...
İLKLERİN TAKIMI BEŞİKT'AŞK
İyilik askıda
Yeterlilik şart…
Kıskanırım seni ben
Aslında 'aşk'ta yok!..
Utanıyor musunuz?
Tayfun Tufan Zelzele olayı!..
Milli başarı nasıl gelir?
Buralara olanlar olmuş!..
Biraz Sevinç, Biraz Hüzün = Eylül
İslam ve Kurban
Fonda Aydın Zeybeği...
Korkak Kahraman!
ÇOCUKLARA KIYMAYIN EFENDİLER!
LİNÇ KÜLTÜRÜ VE EMPATİ
DENİZ ve BİZ...
GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR....
AGC ÖDÜL TÖRENİ...
O GECE ... = CİNNET HALİ
Çocukları küçük kurşunla mı öldürürler anne?
Emekli Olmak
BAYRAM
Şovmenler sahnede ...
Çıldırdık mı?..
Hakan Ülken’ler çoğalmalı…
Markalaşma, tanınırlık, pazarlama
Dün geceyle tam üç ay bir gün…
Rüya, Feda, Vefa, Sefa=BEŞİKTAŞK…
Analar ve oğulları…
Tuncer Altıntaş Köşe
Bir ileri, iki geri...
Fırtınalar koparken gönlümde…
Uyulmayan kurallar ülkesi…
Bir ilkbahar sabahı...
Bu gün Nisan bir…
Turizmde kırmızı alarm!..
Okumak üzerine...
Muhalafetsiz muhalefet!..
Evleri camdan olanlar başkalarına taş atmamalı…
Aysun Kayacı acaba haklı mıydı?
Özledim, teninin kokusunu özledim…
AGC
Aydın’daki aile hekimlerinin yeni başkanı: Dr. Taner Balbay
Yüzbaşı Kaya Aldoğan’ın öyküsü…
Masum değiliz, hiçbirimiz...
Diyanet mi hıyanet mi?...
Mutsuzluk virüsü bulaştı hepimize...
Gazetecilik bu değil beyler
Türküler türküler...
ALİYYÜLÂLÂ ASLAN SÜTÜNE DAİR
Aynalar, aynalar...
Çocuklukları çalınan çocuklar
Öğretmenim ben
Mavilim Mavişelim
Yeni sistem gazetecilik
Yağmur çiselerken...
Mankurtlaşmak
Alkışlar Hakan Ülken'e
Kanlı meydan
Eylül (Tuncer Altıntaş Köşe Yazısı)
Mutluluk var mı?
Belinaytur ve Midilli
Kıyıya vuran o çocuk değil, bizim dibe vuran insanlığımızdı…!
Gökyüzünün altındaki şahane yeryüzü yalnız ve güzel ülkem, Türkiyem…!
Yarbay'ın isyanı
Kan, Kan, Kan...
ADÜ Konuk Evi
Yontulmadık!
Hoşgörü
Kendilerine temizler...!
Yüzde kaçımızın ne olduğunu tespit eden adam: Aziz Nesin
Rezil lige devam
O anı hiç unutamıyorum
Sözcükler, sözcükler
Yaşam hakkı
Rezil lig bitti
Bir edebiyat dehası, şairlerin hası...
Karadut
Yemeğin tadı mı? Edebiyatı mı?
Bir romanın roman gibi öyküsü…
Dünyayı yönlendirenler...
Bir valinin düşündürdükleri…
Gazetelerin sonu geliyor mu?
Başarı dileklerim M.Sadık Atay’a…
İşten atılan ve atanamayan öğretmenler...
Alkışlar İbrahim Pehlivan'a
Dilimin ucunda kelimeler...
Cildinizi koruyun
Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir
Neler oluyor bize?
Ya o gelmeseydi?
Şaşkın Muhalefet....
Şaşıran Türkiye!
Yeni CHP… Şaka gibi...!
Kış ortasında yazı özlemek...
İnsan hayal ettikçe yaşar...
Hayallerinizden asla vazgeçmeyin…
Nostaljik bir yılbaşı öyküsü
Kelimeler... Kelimeler...
Diren Çarşı...
Tren istasyonları, gar restoranları...
Rakı güzellemesi 2
Otel odaları
Öğretmenim ben...
Tebrikler Hakan...
Eylül'de kaldım...
Cumhuriyet
Rakı güzellemesi...
BEP nedir biliyor musunuz?
Bayramın ardından
Her ömrün bir eylülü vardır…
Kent Konseyi
Büyük fakat çileli bir ozan
Rodos'dayken...
GEZİ’yi anlayamamak...
Dayanılmaz...
Boş Defterler
Mısır’dan Abim Gelmiş Türküsü tutmadı!
Mahallenin Gonşana'ları
Sıla hasreti
Hayat Bayram olsa...
Geçmişe özlem...
Cumhurbaşkanı Seçimleri
O ruh bir kez kaybolursa...
Zincirin halkaları kopmuşsa...
Bir baba giderse...
Biz iki nesil arasında kalanlar...
İş makineleri, beton kamyonları..!
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin
Sözün bittiği an: Çizmelerimi çıkarayım mı?
Bir “TELEVOLE” Masalı
Onlar bir avuçtular, koskoca Deniz oldular
Gökhan gitsin, 'Töre' kalsın
O delikanlı bendim...
BEŞİKTAŞK...
Ben artık oynamıyorum..!
Seçimin analizi
Otobanda gişelerden önce son çıkış!
Gök ekini biçer gibi...
Aynalar Yolunu Kesti...
Bebek’teki bebekli kız!..
Şimdi ben “yumurta” deyip geçemem ki!..
Aydın ve İzmir’de ne olacak?
Kendi ayağına sıkmak…
Aynalı Kemer
Bir başkan aranıyor
Devlete düşman lazım!
Annem
Battı! Çıkamadı…
Sadrazam hamamda…
Bir yılbaşı nostaljisi
Sen haklıydın iki gözüm
Yolun sonu görünüyor!..
Top yuvarlaktır ama...
Yeni Denge’nin düşündürdükleri
Patagonya Cumhuriyeti
Uyan, uyannn!
Her 10 Kasım’da 9’a 5 geçe...
O’nu özlemle anıyorum…
Şirin, güzel, şanssız bir kent: Aydın
Yaşamak bayramdır...
Uzun yıllar ötesinden...