• 24 Nisan 2016, Pazar 14:00

Acı haberi Aydın’da aldı

Vedat Candaş, Ethem Ruhi Fığlalı ve Mehmet Ali Acar

Profesör Doktor Ethem Ruhi Fığlalı ile sohbetimizin beşinci bölümünde Turgut Özal’ın ölüm haberini Aydın’da almasını, Özal’ın kendisine bakanlık teklif etmesini, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sağladığı 30 milyon dolarlık krediyi konuştuk. Fığlalı, Saint Jean Kilisesi'nin restorasyonuna nasıl ve neden karşı çıktığını da anlattı.

RÖPORTAJ: EMİN AYDIN

-Rektörlüğünüzün acı yanlarının olduğunu söylediniz neler bunlar?

Özal, birlikte gerçekleştirdiğimiz “Değişim Sürecinde İslâm” panelinden tam bir ay sonra vefat etti. 17 Nisan 1993’te Aydın’da Adnan Menderes Üniversitesi’nin bir açılışı vardı. Demirel helikopterle gelmişti. İsmet Sezgin, Nahit Menteşe, YÖK Başkanı Mehmet Sağlam, törende ön sırada oturuyorlar; biz de ikinci sırada idik. Aydın’ın ilk rektörü Prof. Dr. Nevres Turhan konuşuyor kürsüde, korumalardan biri geldi, İsmet Sezgin’in kulağına bir şey söyledi. O da Süleyman Demirel’in kulağına söyledi. Demirel geriye doğru bakındı, bana işaret yaptı. İsmet Sezgin, ‘Ruhi böyle böyle üzücü bir durum var; Özal’ı kaybettik, şuradan bir not gönder Nevres’e; konuşmasını kısa kessin, Başbakan kalkacak’ dedi. Ben de aşağı yukarı şöyle bir not yazdım: ‘Nevres Bey önemli bir durum zuhûr etmiş; Sayın Başbakan hemen ayrılacak onun için lütfen konuşmanı kısa keser misin?’ Sonra tuttu Nevres Bey, ‘Rektör arkadaş bana bunları yazmış, oysa ben 45 dakika konuşacaktım, bunun için ben ne kadar hazırlandım’ diye açık açık konuşma kürsüsünden böyle söylemez mi? Tabii Demirel fena halde kızdı, ‘keşke kalksaydık’ dedi. Birkaç dakika sonra mecburen bıraktı. Ertesi gün biz de Ankara’ya cenazeye gittik, kaldırdık. Acı tarafı buydu benim için.

ÖZAL BAKANLIK TEKLİF ETTİ

-Turgut Özal'ın bakanlık teklifi var, anlatabilir misiniz?

1986 yılı yaz tatilinde bazı çalışmalar için bir meslektaşla beraber Londra’ya gitmiştik. Kitaplarımdan bazılarının yeni baskılarını yapacağım zaman ya da günümüz İslam mezhepleriyle ilgili yeni yayınları takip için, senede hiç değilse 15 gün İngiltere’ye giderdim, kütüphaneye kapanıp bilgi eksiklerimi giderirdim. Böylelikle dekanlığın, rektörlüğün bana yüklediği ağırlıklardan kurtulurdum. Bir gün kütüphanede çalışırken Ankara’dan öğrencim olan ve daha sonra galiba Exeter’de de İslâm Hukuku alanında doktorasını yapan ve sonrasında da Londra’da Suudîlerin bir bürosunda çalışmaya başlayan Şükrü Selim Has geldi. Bana ‘Hocam harıl harıl seni arıyorlar, elçilikten bana sordular’ dedi. ‘Hocanla dalga mı geçiyorsun Şükrü’ dedim. ‘Vallahi hocam doğru söylüyorum’ dedi. Rahmi Gümrükçü de Büyükelçi o zamanlar. Telefon açtılar, rahmetli Özal çıktı telefona, ‘Alo ben Özal’ dedi. Sonra ‘Sen ne biçim adamsın evine adres, telefon bırakmıyorsun, ben ara seçime karar verdim. Hemen atla buraya gel yarın doluyor başvuru süresi, seni kabine de Milli Eğitim Bakanı olarak görmek istiyorum’ dedi. Ben dondum kaldım. ‘Efendim, bağışlayın ben yurtdışına çıkarken özel olarak telefon adres bırakmıyorum, çalışmaya geliyorum buraya’ dedim. ‘İzin verirseniz ben siyaset düşünmüyorum’ dedim. ‘Son kararın mı?’ dedi soğuk bir sesle, ‘Evet efendim’ dedim. ‘Ellerinizden öperim’ demeye kalmadan kapattı telefonu. Ve dönüşümde 6 ay kadar bana randevu vermedi, konuşamadık.

30 MİLYON DOLARLIK YATIRIM SAĞLADIM

-Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne cihaz alımı için Suudi Arabistan’dan kredi bulmuşsunuz, nasıl oldu?

Benim de karınca kararınca Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'ne büyük katkılarım olmuştu. Hastane için çok özel 30 milyon dolarlık, 20 yıl ödemesiz, yıllık yüzde 3 faizli bir fon buldum Suudi Arabistan’dan. Suudi Kalkınma Fonunun başındaki kişi ben İngiltere’de iken, arada bir benim derslerimi dinlemeye gelen bir Arap’tı. Kendisi mühendislikte doktora yapıyordu. Tanışmamız da şöyle olmuştu: İngiltere’de Cambridge’e gittiğimde ilk hafta Cuma namazını kılmaya gittim. Câmi, galiba satın alınmış bir evin alt katındaki mescit gibi bir yerdi. Câmiyi buldum; içeri girdim; yerde Mushaflar, kitaplar vs. Kafam attı; ama yapacak şey yok; oraları biraz düzenlemeye çalıştım. Bir süre sonra bir delikanlı geldi. Oturan herkes ayağa kalktı birden, hoca olmadığını biliyorum. Çünkü hocayla tanışmıştım, Pakistanlı bir delikanlıydı. Hizaya girdi herkes ben hiç istifimi bozmadım. Yanıma geldi. ‘Siz yeni geldiniz sanırım, tanışmak istiyorum’ dedi. Hiç yerimden kalkmadan tanıştık. Aslında o kadar kaba biri değilimdir; ancak o görüntü rahatsız etti beni. Herkes etrafında dolaşıyor. Çünkü ramazanda diğerlerine iftar verirmiş. Ben namazdan sonra hocayla konuştum ve vedalaştım. Suudlu delikanlı, ‘Çay almaz mısınız?’ dedi ve benim cevabımı beklemeden, ‘İzin verirseniz, ben size sarılmak istiyorum’ dedi. ‘Biz okurken, Türk’ün ve Osmanlı’nın ne olduğunu biliyorduk ama sizi görünce Osmanlı’nın ne olduğunu anladım’ dedi. Ben orada bir kabalık yapmadım tavır gösterdim sadece. Üstelik bir kıyaslama yapılacak olursa ondan üstteyim, öğretim görevlisiyim sonuçta. Vahit Erdem ile İlhan Kesici beni İngiltere’ye ziyarete gelmişlerdi. Onları bir hafta sonu evimde ağırlamıştım. O zaman Toplu Konut İdaresi Başkanı olan Vahit, bir defasında Turgut Özal ile birlikte Suudi Arabistan’a gidiyorlar ve Riyad’da bu kişiyle tanışıyorlar. Konuşmalar esnasında o delikanlı Cambridge’de mühendislik doktorası yaptığını söyleyince Vahit de ben de bir ziyaret için Cambridge’e gelmiştim; çünkü benim bir arkadaşım vardı orada’ diyor. ‘Kim?’ diye sorunca ‘Ethem Ruhi Fığlalı’ diyorlar. Nereden, nereye işte.

“BENİM İÇİN TÜM YETKİSİNİ KULLANDI”

‘Ben Kalkınma Fonunun başındayım, sağlık sektörüne kredi veriyoruz eğer hoca düşünürse benim 30 milyon dolara kadar yetkim var hemen hallederim’ diyor. Vahit Erdem Türkiye’ye döner dönmez beni aradı. ‘Ağabey böyle bir durum var’ dedi. ‘Ben sana hemen ulaşacağım’ dedim. Ertesi sabah ilk işim Rektörümüz Ömer Yiğitbaşı’nın yanına gittim. 1982’den 87’ye kadar görev rektörlük yapmıştı kendisi. Ömer Hocaya ‘Böyle bir durum var’ dedim. ‘Hocam, proje paramız yok bizim’ dedi. TÜMAŞ’ta o zaman 5 bin liraya yapıyor projeyi. ‘Hocam bu parayı ben vereyim’ dedim. ‘Nasıl olacak?’ dedi. Fakültenin proje parası vardı; ‘Bu parayı kullanalım, sağlık daha önemli, kaçırılmayacak bir fırsat’ dedim. ‘O zaman sorumluluk sana ait, ben bütün imza yetkisini sana veriyorum’ dedi. Benim de gözüm karaydı o zamanlar, daha böyle yaptığım çok şeyler var. Elimdeki parayı oraya tahsis ettim. Böylece, projeyi yaptırdık ve 30 milyon doları aldık. Zaten ödeme süresi bitmeden 2-3 yıl önce, dekan telefon açtı bana ‘Hocam döner sermayelerle borcu bitirdik’ dedi. Dokuz Eylül Üniversitesi ilk MR Cihazını (Manyetik Rezonans Görüntüleme) getiren ilk üniversitedir. 15 milyar dolar da Avrupa İskân Fonu'ndan Turgut Özal’ın onayı ve o dönem Fon’da Türkiye temsilcisi olan Vahit Erdem’in desteği ile Paris’ten kredi sağladık ve hastane binalarını hızla yaptık. İngiltere’de, tavır koyarak tanıştığım arkadaş benim için tüm yetkisini kullandı.

KİLİSE YAPIMINA KARŞI ÇIKTI

-Saint Jean Kilisesi'nin restorasyonuna karşı çıktığınız söyleniyor doğru mu?

Meryem Ana Kilisesinin ihyası ile Saint Jean Kilisesinin restore edilerek ibadete açılması meselesine kısmen karşı çıktığım ve bu hususlarda öncülük yapmaya çalıştığım doğrudur. Aslında ben bu nevi işlerin kendi millî ve tarihî değerlerimizin aleyhine ve onların tahribine rağmen yapılmasına baştan beri hep karşı olmuşumdur. Bir kere şu hususa açıklık getireyim: Biz toplum olarak Batının giriştiği veya teklif ettiği birtakım işlerin içinde ya da gerisinde ne yattığını bilmeden, düşünmeden veya araştırmadan üzerine atlamaya pek düşkünüz. Meselâ Meryem Ana Kilisesi, turistik açıdan Türkiye’ye bir artı maddî katkı sağlayabilir. Burada sergilenen veya söylenen Meryem Ana’nın sadece Hz. İsa’nın annesi olduğu ve burada yattığı iddiası, tek başına inanç açısından ele alınmış olsaydı mesele yoktu. Ancak atılan adım, düşünülen ve sözü edilen faaliyet göründüğü gibi değildir. Bu niyet, bu adım Hristiyanlıktaki ritüellerin tamamlayıcısı olması açısından çok önemli. Çünkü Anadolu’daki 7 kilise meselesi Hristiyan inancında önemli bir yer teşkil eder. İskenderun’dan itibaren başlayan güzergâhtaki kiliselerin sonuncusu işte bu St. Jean Kilisesidir. Saint Jean, İsa’nın yakın dostu ve havarisidir. St. Jean, İsa`nın çarmıha gerilişinden sonra Meryem Ana`nın Kudüs`te kalmasını sakıncalı bulduğundan onu yanına alarak Kudüs’ten kaçırmış ve buraya, o dönemin en büyük şehirlerinden biri olan Efes’e getirmiştir. Bu ev Papalık tarafından 1967 yılında Hıristiyanlığın kutsal bir yeri olarak ilan edilmiştir. Burada 15 Ağustos`u izleyen ilk pazar günü ayin yapılır ve gelenler Hacı olur. Bunu bu tarzda koyduğunuz takdirde Türkiye, dini açıdan Hristiyanlık nazarında işgal edilmiş bir Hristiyan toprağı olarak gözükecektir. Bunu görerek ve bilerek hareket etmek lâzım. Bizim Selçuklu ve Osmanlı henüz daha böyle bir şuurun oluşmadığı denilen bir zamanda bile oradaki Meryem Ana Kilisesi olduğu söylenen yeri iptal etmek, yok etmek yoluna gitmemiştir. Selçuk fâtihi İsa Bey, St. Jean Kilisesinin hemen karşısına İsa Bey Camiini yaptırmış. Ve o zaman düşünün Efes Harabelerinin alttan giriş kısmı o zaman sahildi. İsa Bey öyle bir düşünceyle hareket ediyor ki camiyi öne alarak kiliseyi gölgede bırakıyor. O yıllarda Dr. M. Faruk Sükan İçişleri Bakanı, bu mesele üzerinde bizim o zamanki adamlar 1960’lı yıllarında böyle bir heyecanla ‘Aman efendim Papa gelecek burada ayin yapacak, bu kadar önem kazanacak, turizmde güzel paralar kazanacağız’ dediler.

“ALLAH GÖZÜNÜZÜ DOYURSUN”

Sizin Allah gözünüzü doyursun, bir kültürün ne yaptığının farkında değilsin. ‘Bunu işlemek lazım’ dedim. Ve bunu işlerken turizme karşılık olarak değil. Ahmet Kabaklı’ya anlattım durumu. ‘Bunu ben yazdırayım’ dedi. Bilgiler toplayıp, yazılar yazdırıyorum. Yazdığım yazıları da Kabaklı’ya gönderiyorum. Tercüman Gazetesi’nde yayınlanıyor. Kültür devrimi açısından o insanların nasıl hareket ettiklerini anlatan yazılardı bunlar. İlaveten konu halka mal olsun diye, bir kandil günü Selçuk merkez camiinde Öğrencilerimizden Selçuk Müftüsü genç yaşında rahmeti rahmana kavuşan Ömer Kılıç’a olan bitenin aslını astarını anlatan bir vaaz verdirdik ve en önemlisi de vaazın arkasından, benim yakın arkadaşım, İzmir Radyosu ses ve saz sanatçısı, büyük bestekâr ve icrâcı, hâfız merhum Bekir Sıtkı Sezgin harika bir mevlid okudu. Daha sonra Suat Yurtkoru Bey, kendisi masondu ve (uluslararası bir örgütün elemanlarına verilen ad) İzmir Yüksek İslam Enstitüsü Yaptırma ve Yaşatma Derneği (İYİE) Genel Sekreteri ve aynı zamanda, galiba, Efes Meryem Ana Derneği’nin kurucularından idi.

MÜSLÜMAN MAHALLESİNDE SALYANGOZ SATMAK…

Bu hususlardaki gelişmeleri öğrenmiş ve ‘Bunu kurcalayan kim’ demiş. Bir keresinde İYİE’nin toplantısına geldi. Hacı Ahmet Tatari Bey de orada idi. Nuri Sevil, Ali Rıza Güven ve şimdi hatırlayamadığım diğer bazı üyeler de var. Suat Bey, bana hitaben ‘Bu işleri sen karıştırıyormuşsun’ dedi. Ben de cevaben, ‘Ben neyi karıştırıyorum? Müslüman mahallesinde salyangoz satan mı karıştırıyor, yoksa burada salyangoz satılmaz diyen mi karıştırıyor?’ dedim. Ben de hiç yapamadığım bir şey yaptım. ‘Böyle söylemenizi Mason locası mı emretti’ dedim. Neyse neticede Suat Yurtkoru genel sekreterlikten uzaklaştırıldı. Türkiye Cumhuriyeti bu meselede, Türkiye’yi ayağa kaldıracağı yerde suskun kalmayı tercih etti. Ben o hızla Konya yıllarımızda Mevlânâ Müzesi Müdürü ve bu işlerin konuşulduğu yıllarda da Güzel Sanatlar ve Müzeler Genel Müdürü olan dostumuz Mehmet Önder’i de devreye sokarak İsa Bey Camiin'in onarımını plâna aldırdım. O sene tamirata başlandı. Orası bu gün, çok şükür asli yapısına kavuşturuldu ve ibadet edilen bir cami haline geldi. DEVAM EDECEK

Sıtkı Koçman’a 59 milyon dolar para bağışlattı

Örnek bir yönetici modern bir din adamı

Kayseri’de boykot edildi İngiltere’de eğitim verdi

Özal’a ‘hayır’ diyemedi rektör oldu

ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.