Profesör Doktor Ethem Ruhi Fığlalı ile sohbetimizin ikinci bölümünde onun iş hayatını aktarıyoruz. Hocamızın, Konya, Burdur, Kayseri, İzmir, Ankara ve İngiltere arasında geçen yılların kısa bir özetini sunuyoruz.
RÖPORTAJ: EMİN AYDIN
- Çalışma hayatına nasıl başladınız?
KONYA YILLARI
Eşim Türkiye’nin ilk bayan imam hatip okulu öğretmenidir. 1959’da mezuniyetinden sonra Konya İmam Hatip’e ataması çıktı, orada göreve başladı. O zaman da başı açıktı, hala öyledir. Ancak o tarihte Konya İmam-Hatip’te kısmî zamanlı hocalık yapan ve Konyalıların “evliyadan bir zâttır” diye hürmet ettikleri Hacı Veyis Zâde, diğer hocalar ve hiç kimse başı açık diye onu yadırgamadı. Kimse ‘Bunun başı açıktır, sesi dinlenmez, haramdır’ demedi. Ben askerliğimi yapıp geldikten sonra 1961’de Konya’ya tayin oldum. Benim ataklığım, heyecanım devam ediyor; ama bu arada insanımızın ilm-i hal Müslümanlığı da devam ediyor. Vatandaşın bu halini gördükten sonra, bir kere daha anladım ki, insanlar akıllarını başına toplamadıkları, akıllarını kullanmadıkları sürece adam olamazlar, İslâm’ın evrensel değerlerini yaşayan bir dinin değerleri olarak egemen kılamazlar, yeni bir medeniyet inşa edemezler.
“BİLGİ İMANIN ÖNÜNDEDİR”
Nitekim Cenap-ı Allah da “İnsanlar kendilerini değiştirmedikçe Allah da o toplumu değiştirmez” buyurmuyor mu? Ben değiştirmezsem, değiştirme çabası içinde olmazsam, bu dünya nasıl değişir? O halde önce doğruların dile getirilmesi şarttır. Bunun ne olduğunu ortaya koymak için Konya’daki tanıştığımız ve dost olduğumuz arkadaşlarıma dedim ki; ‘Bilgi bir insan için temel besindir, temel ögedir. Din ve iman bilgi demektir. Bilgiyi imanın önüne geçiren tek din İslamiyet’tir.’ Çünkü bileceksiniz ki, neye iman ettiğinizin farkında olacaksınız. Bu sebepten bu ve benzeri millî ve dinî konuları incelemek ve geniş çevrelere iletmek amacıyla Konya’daki dostlarımıza Aydın Fikirler Kulübü'nü kurdurdum. Ben devlet memuru olduğum için dernek vs. kuramıyorum. Daha 24-25 yaşlarındaydım ve Konya gibi bir yerdeydik üstelik. Konya’da kısa bir süre imam hatip öğrencilerinin kaldığı yurdun etüt öğretmenliğini de yapmıştım. Bir Ramazan ayında yaşadığım bir olay da oradaki görevimin sonu oldu. Dernek başkanımız geldi bir gün, ‘Yardımseverler gelecek, çocuklar topluca onların ellerini öpsünler, hediyelerini alsınlar’ dedi. ‘Hayır, öyle bir şey olmaz. Bir adam hayır yapacaksa bu hayrı bırakır bize, gider. Ben ertesi gün öğrenciyi tek tek çağırırım, yanında kimse olmadan beğendiği ne varsa alır, sonra çıkar gider. Kalkıp da kimsenin elini öptüremem, çünkü bu gün el öptürdüğünüz o genç adam yarın öğretmenlik yapamaz, eziktir ve birey olamaz’ dedim. İnsanları minnet altında tuttuğunuz zaman hayır yapmış olmazsınız. Benim oradaki çocuğumun, öğrencimin en kabadayısı 15 yaşında. Pek çoğunun velisi köyde olduğu için gelemezdi, eşimle ben veli olarak ilgilenirdik onlarla. Bunun üzerine ‘Kusura bakmayın ben sizinle anlaşamayacağım’ dedim ve yurttaki görevden ayrıldım.
BURDUR, KAYSERİ VE İZMİR YILLARI
Bizim Konya’daki hızlı ve ses getiren faaliyetlerimizden sonra, o zamanki hükümet, ‘Atatürk düşmanlığı ve nurculuk propagandası yapıyor’ diye beni sürdü. 14 Eylül 1964’te Konya’dan Burdur’a sürgün gittik. En azından nezaketli davrandılar, sordular bana, ‘Nereyi istersin?' diye. Ben de ‘Burdur’ dedim. Kimse neden böyle olduğunu anlayamadı. Daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı'ndan öğrendim. ‘Neden bu çocuğun üstünde duruyorsun?’ demişler. ‘Bir sözüyle ihtilal yapardı bu orada’ demiş. Burdur’da 15-16 ay kadar görev yaptım. Müdür yardımcısı olarak imam hatip okulunda çalıştım. Çok kısa bir sürede musiki korosu kurduk. Burdur Camii Kebirinde 30 Ramazan, dedemin ruhu için çocuklara ilahi okuttuk. Hayır, dernek vs. kurmadım Burdur’da. İhtiyaç yoktu zaten, ama 16 ay sonra Milli Eğitim Bakanlığı beni zorla Kayseri İmam Hatip Okulu'na müdür olarak gönderdi. (02 Şubat 1966). Ben o zaman daha 29 yaşındayım ve Kayseri İmam Hatip Okulu 200 devlet yatılısı olan büyük bir okuldu. Dizlerimin titremesi lazımdı, ama dediğim gibi özgüveni olan biri olduğum için sorun etmedim çok. Oraya gidip okulu gördüm, çok güzel imkânları var ama her yerde olduğu gibi Kayseri’de de imam hatip okulu bir tarafa itilmiş vaziyetteydi. Diğer okulların, hocaları ve öğrencilerinin alay ettikleri, ‘İmam takımı’ diye yaftaladıkları bir pozisyondaydı. Bir şeyi harekete geçirebilmeniz için görsel olarak onu diriltmeniz lazım. Ve çok kısa bir sürede, bir bando-trampet takımı ile mehter takımı oluşturduk; gerçekten nasıl yaptığımı, yaptığımızı ben bile bilmiyorum. Öyle etkileyici konuşmalar yapmış olmalıyım ki, Hulusi Yağmur isminde heybetli bir edebiyat hocası vardı. Bu arkadaşı tasfir etmeye çalışırsak, ‘Dinsiz, imansız, içki içen bir adamdır’ diye söylerlerdi. Hulusi Yağmur ‘Ben bu işi yaparım’ dedi ve mehter başı oldu.
“SİZDE ŞEYTAN YA DA MELEK TÜYÜ VAR”
Hulusi Bey ‘Müdür Bey, sizde bir şeytan tüyü var veya melek tüyü var, bizi bu hale getirdin’ derdi. Hiç abartmıyorum, biz 45 gün içinde bir mehter takımı ile trampet takımı oluşturduk. Çok gizli çalıştık. Hulusi Bey ve diğer arkadaşlar İstanbul’a gidip kıyafetleri dikmesini öğrendiler. Sabahlara kadar bizim evden ve komşulardan alınan dikiş makineleri ile bizim öğretmenler ve eşleri diktiler. O olay benim şu anda bile içimi ısıtan, gözlerimi buğulandıran bir hadisedir. Ben Kayseri’ye ocak ayının sonunda gittim ve 19 Mayıs’a bu ekiple beraber katıldık. 19 Mayıs 1966'daki bu gösteriyle birlikte tüm Kayseri çalkalandı. Haziranın ortalarına kadar Kayseri’nin bütün ilçelerine gösteriye gittik. ‘Vali, milli eğitim; 'Sen nasıl adamsın, imam hatip sessiz sedasız sürünürken böyle bir dirilişi sağladın’ dediler. Ama ‘Neden?’ Bütün arkadaşlarla ekip olarak çalışırım, benim sistemim odur. Önemli olan ekibindeki adamların meziyetlerini ortaya koymaktır.
GÖSTERİ İLE 125 BİN TL TOPLADILAR
-İzmir’e gidişiniz nasıl oldu?
Bütün bunları yaptıktan sonra gelişimin üzerinden bir yıl geçmeden yine Milli Eğitim Bakanlığı, beni, 28 Kasım 1966 tarihinde İzmir’de kurulmakta olan İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'ne müdür yardımcısı olarak atadı. İzmir’de 4 yıl çalıştım. İzmir Yüksek İslam Enstitüsü'nü kurduk. Yine baktım dernekçilerle yürümeyecek, inşaat yavaş gidiyor; ortalığı biraz karıştırdım. İkinci senede Konya’dan çok yakın bir arkadaşım olan Fevzi Halıcı’nın marifetiyle Konya semazenlerini İzmir’e getirdik. Saadettin Heper, Kamil Karaca gibi ekibin ileri gelenleri ile görüştüm. Hepsi de rahmetli olan o güzel insanlarla Konya Mevlânâ törenleri vesilesiyle tanışıp ahbap olmuş ve birbirimizi çok sevmiştik. İzmir’deki töreni bizim tertip ettiğimizi duyunca çıkıp geldiler. 1967 senesinde İzmir Atatürk Spor Salonu'nda bu gösteriyi gerçekleştirdik. O gösterinin sonucunda 125 bin lira para topladık. O para bize Yüksek İslam Enstitüsü'nün bir katını daha kazandırmış oldu. Sonrasını yavaş yavaş tamamladık. 4 sene sonra yine Milli Eğitim Bakanlığı, karışmış olan Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nü durultmam için oraya müdür olarak atadı beni. (10 Ocak 1970).
“NURCULAR VE NİZAM-I ALEM CEMAATİ BOYKOT ETTİ”
O sırada Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde dışarıdan doktoraya başlamıştım. 1968’de biz İzmir’de iken rahmetli Yaşar Kutluay Ağabeyim ‘Şu doktora çalışmana bir an önce başla ve bitir; ben yalnızım ve yoruluyorum artık’ dedi. Çünkü o tek başına kürsü başkanı ve benim kendi yanında olmamı istiyordu. Doktora tezinin çalışmalarını yapmaya başladım. Onun için Kayseri’ye gitmek istemedim. Şahsen saygı duyduğum genel müdürümüz tarihçi ve araştırmacı İsmet Parmaksız çok ısrar edince mecburen gittim. Gidişimin daha 45’inci gününde Kayseri’de bana karşı boykot yapıldı. Bu boykotun elebaşıları da Nurcular ve Nizâm-ı Âlem cemaatinin üyeleriydi. Hatta çocuklarımı bile kaçırmaya çalıştılar, o kadar kötüydü durum. İstemediler yani beni.
“MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI’NDAN AYRILDIM”
Bu durumu fırsat bilerek Ankara’ya gittim. Milli Eğitim Bakanlığı kadrosundan ayrılarak Ankara Üniversitesi’nin bünyesindeki İlahiyat Fakültesi’nde asistanlığa başladım. Zaten tezim oldukça ilerlemiş durumdaydı. Bir de 1969 yılında çok talihsiz bir kaza sonucu kürsü başkanı Yaşar Kutluay aramızdan ayrılınca 1972’de doktora tezimi verdim. Kürsü başkanım, Doç. Dr. Yaşar Kutluay ağabeyimden sonra göreve davet edilen ve bizim öğrencilik yıllarımızdan itibaren hocalığımızı yapmış bulunan Profesör Muhammet Tancî idi. Esasen benim tezimi de kendisi yürütmüştü. Bu arada 1974-1975 Öğretim Yılı'nda İngiltere’ye Cambridge Üniversitesi’ne gittim. Orada Tancî Hocamın tavsiyesi ile hem doçentlik tezimin hazırlıklarını tamamladım hem de İslam Kültürü ve tarikatları dersi verdim. Orada ağırlıklı olarak 20. yüzyılda, Türkiye’deki dini hareketler, ikinci olarak da 16. yüzyılda yine Türkiye’deki dini hareketlerden örnekler üzerinde durduk. Çalışan iki kız vardı, onların danışman/yardımcı doktora hocalığını yaptım. O arada W. Montgomery Watt’ı tanıdım. Ben oradayken yayınlanan bir kitap yazdı, The Formative Period of İslamic Thought (İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri) bu kitabın çevirmenliğini yaptım. 1976 yılında “Ahmediyye Mezhebi/Kâdiyânîlik” başlıklı çalışmamla doçentliğimi verdim. Ankara Üniversitesinde, Haziran 1981 yılında da “Mehdî ve Mesîh Meselesi (İslâm Mezhepleri Tarihi Açısından Bir Bakış)” başlıklı takdim tezimle profesörlüğe yükseltildim.
DEKANLIK YILLARI
1980 ihtilalinden sonra kurulan YÖK’ün başkanı İhsan Doğramacı, Temmuz 1982’de beni makamına çağırdı ve yanında bulunan yeni kurulmakta olan Dokuz Eylül Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı Hoca ile tanıştırdı. Benim kuruluşunda görev yaptığım İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nün bu defa İlahiyat Fakültesi adıyla Dokuz Eylül Üniversitesi’ne bağlanacağını ve Kurucu Dekan olarak İzmir’e gitmemi istedi. Ben de güya bir yıllığına geldim. 10 yıl kaldım. Maalesef düşündüklerimi gerçekleştiremedim. Aslında düşündüklerimin başında, Türkiye’de ilahiyat eğitiminin bugün maalesef üzücü bir düzeyde olması gelir. Benim iddiam şudur: ‘Kim, ne, neden, nerede ve nasıl, yani hangi şekilde olursa olsun, özellikle ilahiyat alanında sormuyor, sorgulamıyor, aklını kullanmıyor, sorgudan ve sorgulamadan uzaklaşıyorsa, orada gelişme olmaz; hakikat vücut bulamaz ve doğru ortaya çıkmaz, çıkarılamaz.” Bu yapılmadığı sürece de dinde ve ülkede bir değişimden söz edemeyiz. 1983-84 yıllarından itibaren Yüksek Öğrenim Kurulu, benim söyleyip teklif ettiğim şeylere çok büyük ölçüde inanır ve itibar ederlerdi. Bana ‘Bu neden böyle’ dedikleri zaman sebebini izah ederdim. O zamanki siyasetçiler işlerine geldikleri zaman imam hatipleri açmakla övünüyorlardı. Hâlbuki Türkiye’nin inkılap tarihinde çok önemli bir olay olan Tevhidi-i Tedrisat Kanunu'dur (Öğretim Birliği Yasası). Benim kanaatimce Türkiye Cumhuriyeti’nin gerek Müslüman olarak, gerekse Batılılaşmış bir Türkiye olarak savunacağı kanunlardan biridir. Çünkü siz bir millet, devlet haline gelecekseniz o zaman önce ‘birey’, sonra da teb‘a değil ‘iradesi ve gücü kendisinde olan halk’ haline gelmek zorundasınız. Bunun gerçekleşmesi içindi bütün çabam.
“ÖĞRETİMİ BİRLEŞTİRMEK LAZIM”
Bunu gerçekleştirmek için de öğretimi birleştirmek lâzım. İmam hatip faklı bir yolda, normal liseler ayrı bir yolda yürütülürse bu iş Arap saçına döner. Ben bunları tâ 60’lı yıllarda, Konya Halk Kütüphanesi'nin salonlarında da söyledim. ‘Sevgili kardeşim, bugün kabul edilmiş bir fen bilimleri ve tarih bilimleri var. Bütün bunlar karşısında bir de benim imam hatipte çocuklara verdiğim bilgiler var. Sorgulamadığım ve nedenlerini açıklayamadığım için çocuk onu klişe haliyle öğrenmek zorunda kalıyor’ dedim. Tefsir hocası ya da din dersi öğretmeni ‘İsa çarmıha gerilmedi, onun yerine başkası geçti’ diyor. Bir yorum yaparken kirlettiğiniz ve dokunduğunuz şeyleri bir düşünün. 'İsa yerine başkası idam edildi' demek kolaydır, öyle olsaydı Allah bunun da açıklamasını yapardı ki var zaten. Bunu ben din öğretmeni olarak söylüyorum. Arkasından tarih dersi var. O başka bir şey anlatıyor. O hocayı da dinliyorsunuz. İsa Hıristiyanların inancına göre göğe çekildi, evet ama ‘hangi göğe?’ ayağımızın altında da bir gök var. Felsefeci geliyor o da anlatıyor. Bir ortaokul, bir lise çocuğunu düşünün, üç birbirine zıt anlatımlarla karşı karşıya kalıyor. Bu çocuğun nasıl bir sentez yapmasını bekleyebiliriz. Bu söylediğim sebeplerden dolayı, daha ben Ankara’da iken Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Bülent Ecevit de dâhil olmak üzere onlara bir teklifte bulundum. ‘Gelin Türkiye’deki bütün okullara din derslerini koyalım, ortaokul, lise, imam hatibi ayırmadan; istemeyenler hariç bu bilgileri verelim. Belki bir insanın inanmayla alakalı bir bilgiye ihtiyacı olabilir’ dedim. Önce çocuğun önüne bilgi ve kültür olarak koyun. 18 yaşına geldiği zaman neyi seçerse seçsin, sıra arkadaşı Müslüman olduğu için ona saygı duymayı öğrenir. O insan oruç tuttuğu zaman en azından saygısından bir şey yiyip, içmez. ‘Bunu gerçekleştirelim o zaman Türkiye’de ikilik kalkar’ dedim. Arzu eden çocuklarımız daha fazlasını öğrenmek istiyorsa Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan veya Milli Eğitim Bakanlığı’ndan öğrenebilirler ki bu bana göre daha uygundur. Çünkü en azından halk okulları vs. pedogoji eğitimi almış olurlar. İmam hatip liseleri hafızlığı okutsun, diğerleri bilgi verme yoluna gitsinler. Tüm bunlar Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bir sertifika çalışmalı olarak yürüsün ve aileler bu şekilde rahat olsun. Bu konular üzerinde çalıştıktan sonra Muğla dönemi başladı. DEVAM EDECEK
























ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.