Aydın’a Yön Verenler Röportaj dizimizde bir değişiklik yaptık ve komşu ilimize yön vermiş, Muğla Üniversitesi'nde 10 yıldır bu görevi sürdüren Kurucu Rektör Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı ile sohbet ettik.
Uzun yıllar İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanlığı görevini de yürüten, mezhepler tarihi, Alevilik ve Bektaşilik konularında dünya çapında kabul gören bir bilim adamı olan Fığlalı, aynı zamanda çok başarılı bir yönetici. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne çığır atlatan çok düşük faizli krediyi Arabistan’dan bulan Fığlalı, Ünlü İşadamı Sıtkı Koçman’a da Muğla Üniversitesi'ne 50 milyon dolarlık bağış yaptırmayı da başardı.
Milli Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kendisine gelen çok sayıda teklifi reddeden Ethem Ruhi Fığlalı, vicdanına kabul ettiremediği hiçbir işe girmemeye özen gösterdi. Hakkı olmadığını düşündüğü, döner sermayeden pay almamak için Dokuz Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcılığı görevini de kabul etmedi. Turgut Özal ve Süleyman Demirel ile yakın diyaloğundan hiçbir zaman istifade etmeyi düşünmedi.
Muğla Üniversitesi Rektörlüğü görevinden emekli olduktan sonra, İzmir’e yerleşmeyi düşündü, ama birikimi oradan ev almaya yetmedi. Aydın’da Efeler İlçesi, Cumhuriyet Mahallesi’nde bulunan Ulukent Sitesi’nden 127 bin 500 liraya satın aldığı dairede oturuyor 5 yıldır.
Burada görev yapmamış olsa da Aydın’a yön veren ve yön verecek olanların örnek alması, istifade etmesi gerektiğini düşündüğüm için röportaj talep ettim. İlerleyen yaşına ve yorgunluğuna rağmen bizi kırmadı. Fığlalı Hoca ile yaklaşık 4 saat süren sohbetimizden derlediklerimizi paylaşıyor olacağım. Önce onu tanıyalım.
RÖPORTAJ: EMİN AYDIN
-Sizi tanıyabilir miyiz?
İlk önce ismimden başlayalım. Ethem dedemin adı. Bildiğiniz gibi, bizim Türk geleneğinde ilk doğan çocuğa dedenin adı verilir. Babam, Mehmet Fığlalı. Fığla/Fula küçük bir Türk boyunun adı ve bu gün Korkuteli’ne bağlı bir Yörük köyüdür. Ailem, önce küçükbaş hayvan yetiştiriciliği ile uğraşmışlar. 1900 yılında Burdur’a yerleşmişler. 1970’lerde Türkiye’de bir moda oldu. O zamanki hükümet, Türkçe değil diye isimlerini değiştirmeye başladı ve Fığla da Çomaklı Köyü olarak Korkuteli’ne bağlandı. 1900 yılından beri aile olarak Burdur’da yaşıyoruz.
8 Aralık 1937 tarihinde Burdur’da doğdum. 2012 yılında kaybettiğim canım annem Emine Hanım, Burdur Ulu Camii imam ve hatibi merhum Hacı Abdülhamit Hafız Bilge’nin kızıdır. Dedem Abdülhamit, 1876 yılında doğduğu için Sultan Abdülhamit’in cülusuna (Osmanlı Devleti'nde padişah tahta çıkınca yapılan törene verilen addır) bir nazîre olarak babası Hattat Ali Hafız da adını Abdülhamit koymuş. Dedem sesi çok güzel ve aynı zamanda “hıfzı” çok güçlü ve meşhur bir hafızdı. 1965 yılındaki vefatından birkaç yıl öncesine kadar, Burdur’da ramazan aylarında yaklaşık yarım asırdan/elli yıldan fazla hatim ile namaz kıldırmış bir isimdi.
“DEDEM BENİ AYDIN’A GETİRİRDİ”
Benim baba tarafımdan dedem olan, Ethem Fığlalı da hayvancılıktan 1900 yıllarında bakkallığa geçmiş. Bir ara berberlik de yapmış, hatta köyde Berber Ethem diye de hitap edilirmiş. Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren, çocukluğumda dedem beni Aydın’a getirirdi. Kuru incir, dizilmiş kuru patlıcan alırdık. Büyük dayım da Aydın Sanat Okulu’nda okumuştu. Onun, eğitim durumu sebebiyle de bir iki defa gelmiştik Aydın’a. Benim doğumum İkinci Dünya Savaşı yıllarına rastlıyor. Okula başlama dönemimde, ikinci harp yılları sayılacak dönemdi. Burdur’da Tepe Mahallesi’nde büyük bir evde dedem ve amcamlarla birlikte yaşıyorduk. 5-6 yaşlarında dedemden ve mahalledeki camilerden okuyarak başladım. İki dayım vardı. Onların da sesleri Hoca Dede’mden dolayı çok güzeldi. Rivayetlere göre Hamit Hafız ‘Ezan veya Kur’an okumaya başladığında biz bağ arasından dinlerdik’ derlerdi. Bu bahsedilen mesafe de en az 3-4 kilometrelik bir yer. Ben dedemin sağlıklı zamanlarından biliyorum, sesi gerçekten çok güzeldi. Kaside-i Bürde’yi (Hz Muhammed için yazılmış bir naat) çok güzel okurdu. İlahiyatçı olarak imrendiğim anlardan biridir. Ramazanda Burdur’da çok okunurdu. Camiye gelen bayanlar ‘bize bunu okuyun’ diye seslenirlerdi. Resmen istekte bulunurlardı.
“KADINLAR CUMA NAMAZINA GELİRDİ”
O zamanki dönemde kadınlar da Cuma namazına ve camiye gelirlerdi. Burdur’da eğitim hayatıma başladım. Lise de dâhil olmak üzere orada bitirdim. Çok iyi bir öğrenci değildim ama iyiydim. O günün şartlarına ve diğer arkadaşlarıma göre biraz daha fazla okuyan, biraz da çekingen bir çocuktum. Büyük dayım Burdur Halk Evi Tiyatro Kulübünü kurmuştu. O tarihlerden beri tiyatroya hayranımdır. Tiyatro, sanatkâr ile izleyicinin karşı karşıya olduğu çok değerli bir yerdir. Ben de bir aktörün gücüne sahip olmayı, güzel konuşma yapmaya heveslenir ve arzu ederdim. Burdur gibi küçük bir yerde iyi şeyler aldık. İlk okumaya, halkevlerinde başladım. O zamanlar Ülkü Mecmuaları ( Halkevleriyle bütünleşen 17 yıl süreyle üç seri hâlinde neşredilmiştir) gelirdi. 1924’te Türk Ocakları ve Ülkü Mecmuaları beraberdi. Adı bizzat Atatürk tarafından konmuştur. Ülkenin sorunlarıyla ilgili çok şey okurdum. 1944’te Tabutluk olayları (3 Mayıs 1944 günü Türk milliyetçileri "Irkçılık ve Turancılık" suçlamamalarıyla tabutluklara konulup işkenceye uğradılar) dolayısıyla cereyan eden Türkiye’deki neşriyatı çocuk yaşlarımdan beri takip ettim.
“BABAM MARANGOZDU”
O davaları bilirdim. O dönemlerde işin farkında değildim. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünizmin dünya çapında yaygınlaşmakta olduğu propagandası karşısında halk evlerine önemli sorumluluklar yüklendiğini, ama bu yolda tatminkâr adımlar atılmadığı yönünde eleştirilerin varlığını biliyorum. En azından Türk milliyetçiliği ve Türkçülüğün ayağa kaldırılması yönünde en azından benim Burdur’da gördüğüm oydu. Burdur’dan çıktığımda çok pahalı bir okulda okuyamayacağımın farkındaydım. Benim babamın mesleği marangozluk. O dönemde de Burdur’da elektrikli alet yoktu, her şeyi elleriyle yapıyorlardı. Ceviz ve benzeri ağaçlar, kütük halinde evimizin bahçesine getirilir ve orada cinsine göre tahta, kalas, lata hallerine getirilirdi.
“DEDEM RİSALELELERE İTİBAR ETMEMİ İSTEDİ”
Yanında çalışan, babamın ve benim de çok sevdiğim bir karı-koca vardı. Aslen Alevilerdi/tahtacılardı onlar. Babam bana ‘Sakın onların kucağına oturma’ diye şaka yapardı. Ama onlarla birlikte aynı sininin etrafında yemekler yenirdi; aynı bardaktan sular içilirdi. Orada ağaçları keserken hu çekerlerdi ilahi okurlardı. Ben o zaman ilahinin ne olduğunu bilmiyorum. O zamanlardan “Gel gidelim Hüseyin’e” lafı kalmış aklımda. Babam da ‘sen sakın onları dinleme’ derdi. Şakalaşırlardı kendi aralarında. Bunları anlamazdım o zamanlar daha sonralarda idrak etmeye başladım.1950’li yıllarında Burdur’da lise dönemlerimde farklı düşüncelerle karşılaştım. O da Saîd Nursi’nin ismiyle ilk defa karşılaşmamdır. Büyük amcam Said Nursi’nin Isparta’daki evine gidip gelen birkaç kişiyle arkadaş olmuş, onların ellerinden bazı risale gibi elle yazılmış şeyler almış. Amcamın okuma yazması vardı, ama eski Türkçe yazılmış metinleri okuyamazdı; çünkü bilmezdi. Ben daha ortaokul ve lise dönemlerinde dedemden eski Türkçeyi de öğrenmiştim. Zorla da olsa Said Nursi’nin o zamanlar birkaç risalesini amcama okumuştum, ama anlamadığım için çoğu zaman dedeme sormuştum. Sonuçta bana dediği bir sözü, bugüne kadar hiç unutmadım ve doğruluğunu da apaçık bir biçimde gördüm ve idrak ettim: “Oğlum! Bu risaleler gerçekçi değil hayalci bir zihnin ürünleri. Dinin yani İslamiyet’in böylesine büyülü ve hurafeli bir biçimde takdimi dine hizmet değil, sadece o telkini yapanlara bir hizmettir ve açıkçası bir gram şeker için bir kilo keçiboynuzu yemek gibidir. Sakın itibar etme!...”
SİYASAL BİLİMLERİ BIRAKIP İLAHİYATA GEÇTİ
-Üniversite yıllarınızı anlatabilir misiniz?
1955 yılında, fakülte için Ankara’ya Siyasal Bilgilere gittim. Orada adetmiş, eski öğrenciler yeni gelen öğrencilerle tanışmak için bir gün toplanılırmış. Ben de gittim, ama tanıdığım kimse çıkmadı. Hep başka yerlerden, kolej öğrencileriydi. Onların arasında resmen şehre inmiş bir köylü çocuğu olarak kaldım. Yalnızlık hissettim o ara. Bir de Ülkü Mecmuası’ndan bahsediyorum, haberleri yok onlardan. Ama onların söylediklerinden de ben anlamıyorum. Birbirimize çok yabancıydık. Özgüvenim var ama nereye kadar? Bir de benim çok alışık olmadığım bir hava vardı. Müzik deseniz, batı müziğini dinliyorlar. Ben de Türk musikisi sever ve dinlerdim. Şimdiki gibi televizyon yok, elektrik günde üç saat gelirdi. Radyo dinleyebilirsek anca o zamanlar dinlerdik. Bu bahsettiğim 1940’lı yıllar. Ancak bir uyumsuzluğun olduğunu gördüm. Birkaç gün sonra Cebeci’de dolaşırken, hukuk fakültesinin arka bloğunda İlahiyat fakültesini gördüm. ‘Burası nedir, ne değildir’ diye merak ettim ve içeri girdim.
“FAKÜLTE SEKRETERİ HEMŞEHRİM ÇIKTI”
Kapıdaki hademe Mehmet Amca, benim kimliğimi öğrenince ‘Fakültenin sekreteri senin hemşerin’ dedi. Kapıyı çaldım, içeri girdim. Ben ‘Ethem Ruhi Fığlalı’ dedim. Fığlalı deyince kafasını kaldırdı. ‘Şükrü senin neyin oluyor?’ dedi. ‘Amcam oluyor’ dedim. İki adaş aynı zamanda askerlik yapmışlar meğer. Yanına oturttu beni, ilahiyata gelmemem için yarım saat konuştu. ‘Şükrü Amca’ dedim. ‘Amca deme bana ağabey dersin’ dedi. Çay içtik, pide söyledi bana. ‘Amcana, babana sormayacak mısın?’ dedi. ‘Hayır, sormayacağım’ dedim. Çünkü sorsam kabul etmeyecekler biliyorum. Ve o gün öğleden sonra siyasalın sekreterine telefon açtı, herhangi bir kayıp olmadan beni ilahiyata nakletti. Ertesi gün büyük bir heyecanla gittim. Burdur’dan ağabeyimiz ve Burdur’umuzun meşhur hocası din âlimi Mehmet Rafet Hatiboğlu Hoca’nın oğlu Mehmet Saîd Hatipoğlu’nu gördüm. O da son sınıfta öğrenciydi o zaman. Böylece 4 senelik fakülte hayatım başlamış oldu. Ama ben ve 1960’lara kadar Ankara İlahiyat ’ta okuyan herkes normal lise mezunuydu; çünkü İmam Hatip liseleri mezunları o dönemlerde fakülteye giremiyorlardı. 1955-1956 öğretim yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine memleketimizin her köşesinden gelen lise mezunu 40 öğrenci kayıt olmuş ve dört yıl sonra, 16 Haziran 1959’da ancak 20 öğrenci mezun olmuştuk.
SINIFIN TEK KIZINI O ALDI
Mezunlardan biri de sınıfımızın tek kızı olan ve 30 Ağustos 1959 tarihinde kendisiyle hayatımızı birleştirdiğim Semiha Ertuğrul Hanımefendi idi. O zamanlar üniversite öğrencileri, şimdikilerde gördüğümüz gibi kulüplere, kafelere, chat-club’lara değil, tiyatro, sinema ve kütüphanelere giderlerdi. Gerçi Cebeci’de briç veya bezik oynadığımız kahvehaneler de vardı. Ama biz Ankara Devlet Tiyatrosundan bir sezonluk kombine öğrenci bileti alır ve her hafta bir temsile giderdik. Ayrıca Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin salonunda cumartesi günleri, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın halka açık konserleri olurdu, oraya giderdik. Elbette benim için tiryakisi olduğum bir mekân da o tarihlerde Ankara Kızılay’daki Millî Kütüphane idi. Fakültedeki hayatımın ikinci yılından itibaren herhalde haftanın üç-dört öğleden sonrası ile akşamını, saat 22.00’ye kadar, orada okuyarak geçirir ve sonra Maltepe Vehbi Koç öğrenci yurdundaki dört kişilik odama giderdim. Bunun yanında bizim 1950’li yılların ilahiyat öğrencileri, ‘soran ve sorgulayan öğrencilerdi’. Hocalar benden illallah demişlerdi. Soruyorum ve sorguluyordum. İslamiyet’i daha iyi tanımak, öğrenmek ve bilmek açısından tarih, sosyoloji ve antropolojiyi iyi öğrenmek gerektiğini düşündüm ve bu yolda arayışlara giriştim. Bu yoldaki ilk adım, yabancı dil konusunda atılmalı idi. Biz, ortaokul ve lisede sadece Fransızca dersi görüyorduk; çünkü ülkemiz henüz İngilizce tarafından işgal edilmemişti.
“AYNI FİLMİ HATFADA ÜÇ GÜN 9 SEANS İZLERDİM”
Çok iyi Fransızca öğretmenlerimiz vardı. Ama İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gördük ki artık İngilizce daha ön planda olacak. O sebepten Fakültede İngilizce dersi almaya karar verdim. Ancak İngilizce okutmanımız Miss Violet Gordon, lisede hiç İngilizce okumadığım için karşı çıktı ve ‘Hayır, yapamazsın’ dedi. Ben de ‘yaparım’ dedim. ‘Peki, sen bilirsin’ dedi. Ve ben hiç İngilizce bilmeden girdim. Okumaktan ve çalışmaktan korkmuyordum. Gece geç saatlere kadar çalışıp, sabah bir iki derse gitmiyordum. O da Burdur’da rahmetli dedemden öğrendiğim Arapça sayesinde. Kendime güvenim var. Bakıyorum arkadaşlar daha alfabeyi yeni öğreniyor. Benim öyle bir sıkıntım yoktu. Osmanlıca da dâhil hepsini okuyabiliyordum. Ve ben kapandım İngilizce çalıştım. Birinci yılın sonun geldiğimizde, Miss Gordon şaşırmıştı. Çünkü yaptığı bütün sınavlardan hemen hemen en yüksek puanı alıyordum. Neticede azmettim ve ilgi çekici bir metodla çalıştım. O tarihlerde Ankara’da sinemalarda filimler Pazartesi başlar ve bir hafta devam ederdi. Üstelik saat 14.00, 16.00 ve 18.00 matineleri, yani arka arkaya üç matine tek biletle seyredilebilirdi. Ben pazartesi günü sabah dersim 12.20’de bittikten sonra sinemaya giderdim. Aynı filmi bir haftada Pazartesi-Cuma günleri arasında 15 kez izlerdim ve dinlerdim. Bazen bir filmi, daha az, haftada 3 gün 9 seans izlerdim. Bilemediklerimi gidip soruyorum. Hocam ‘Sen bu tekniği nereden öğrendin’ diye sormuştu. Hocam, ikinci yıl bana cuma günleri evinin anahtarını verirdi, bütün gün orada İngilizce çalışırdım. Onun pek çok İngilizce öğretim kitapları, plakları vardı. Bu yüz yüzden Allah bilir kaç Cuma namazını kaçırdım(gülüyor).
DİLİ SAYESİNDE İŞ BULDU
Birinci sınıfın sonunda İngilizceyi yavaş yavaş anlar ve konuşur hale geldim. İkinci sınıfın sonunda da o yıllarda Ulus’taki eski Büyük Millet Meclisi’nin karşısındaki Ankara Palas’ta resepsiyonda çalışmaya başladım. Bizim dönemlerimizdeki üniversite öğrencileri öğrenmek için her şeyi yaparlardı. Türk Ocağı, 1950’li yıllarda gençlerin sıcak yuvası olmuştur. Tahsin Demiray, Osman Turan, Hilmi Ziya Ülken, Suut Kemal Yetkin, Necati Lugal ve daha nice büyük hocaların verdikleri seminerler, dersler, konferanslar, bizler için bilginin bir sebil gibi aktığı ve bizleri aydınlattığı, beslediği paha biçilmez faaliyetlerdi. Hatırlayın ki, Kıbrıs dâvası için ülkemizin her köşesinden gelen yüz binlerce genç, yaşlı, kadın ve erkek Türk vatandaşlarının katıldığı meşhur Anıtkabir mitingini düzenleyen heyet, içlerinde benim de bulunduğum Ankara Üniversitesi Öğrenci Derneği idi. Burada söylemek istediğim, bana öyle geliyor ki o dönem üniversite gençliği millî konularda bugünkülere göre biraz daha hassas ve coşkulu idi. Hâsılı bizim, çok dolu, zengin bir yükseköğrenim hayatımız oldu. DEVAM EDECEK
























ÖNEMLİ NOT: Bu sayfalarda yayınlanan okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir.